Öldüren ile Yaşatan Aynı mıdır?
Kemal Kahraman
Ölüm, varoluşun en keskin hakikatidir. Bu gerçek ne ertelenebilir ne de inkâr edilebilir. İnsan; doğar, büyür, sever, sevinir, kaybeder ve nihayetinde kaçınılmaz sona doğru yürür. Fakat müminin kalbinde bu yürüyüş, bir dönüşe işaret eder.
Hayatın ve ölümün tek sahibi Yüce Allah’tır. Kur’an bu gerçeği şöyle dile getirir: “Allah hayat verir ve öldürür.” (A’râf, 7/158)
Bu ayet, insanın bütün kudret iddialarını susturur. Ne insanın ilmi ne teknolojisi ne de gücü, hayatı yaratmaya yahut ölümü durdurmaya yetebilir. Hayat da ölüm de aynı ilahî kudretin iki farklı tecellisidir.
İlâhî irade açısından hayatı veren ile ölümü takdir eden aynı kudrettir; ancak insan fiilleri açısından yaşatmak rahmettir, öldürmek ise zulümdür.
Hayat yalnızca yaşamak değildir; aynı zamanda yaşatabilmektir.
İnsan, gerçekte hayat yaratamaz. Fakat verilen hayatı korumaya, sürdürmeye ve çoğaltmaya vesile olabilir. Bir doktorun şifa olması, bir annenin evladına nefes olması, bir öğretmenin bir zihni aydınlatması… Bunların her biri görünmeyen bir “yaşatma” çabasıdır.
Bazen bir söz bir insanın karanlığını dağıtır. Bazen bir merhamet bir kalbi yeniden diriltir. Bazen küçük bir iyilik, bir hayatın yönünü değiştirir. Yaşatmak yalnızca bedeni değil, kalbi ve ruhu da ihya etmektir.
Modern çağda bu yaşatmanın en somut örneklerinden biri de organ bağışıdır. Bir insanın ölümünden sonra başka bir insana hayat olması… Bir kalbin başka bir bedende atmaya devam etmesi… Bir gözün yeniden görmesi… Bir böbreğin bir hayatı sürdürmesi… Ölümün içinde saklı bir hayatın devam etmesi… Bu, insanın kendi varlığını aşarak başka bir yaşama dokunabilmesidir.
İslâm bu noktada hayatı kutsal bir emanet olarak görür. Çünkü hayatı veren Allah’tır. Bu sebeple ona kastetmek, yalnızca bir insana değil, ilahî bir emanete de yönelmiş bir saldırıdır.
Nitekim Kur’an, kasten adam öldürmenin ağırlığını şöyle bildirir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisâ, 4/93)
Bu ayet, insan hayatının dokunulmazlığını en sert ve en açık biçimde ortaya koyar. Çünkü burada sadece bir beden değil, bir emanet, bir can ve bir insanlık değeri hedef alınmıştır.
Allah’ın öldürmesi hikmet ve adalet üzerinedir; insanın haksız yere öldürmesi ise zulüm ve isyandır. Hayatın ve ölümün mutlak sahibi Allah olduğu hâlde, insana düşen görev cana kastetmek değil, canı korumaktır.
Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk dava, kan davalarıdır.” (Buhârî, Diyât 1, Rikak 48)
Bu hadis, kul hakları içerisinde can hakkının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Bir başka hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.s.) müminin canının Allah katındaki değerini şu sözleriyle dile getirmiştir: “Dünyanın tamamen yok olması, Allah indinde Müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir.” (Tirmizî, Diyât 7)
İnsanların gözünde dünyanın yıkılması ne kadar büyük bir felaket sayılırsa sayılsın, Allah katında meşru olmayan şekilde bir müminin canına kıyılması bundan daha ağır bir vebaldir.
Yine Hz. Peygamber, müminlerin birbirlerine karşı silah kullanmalarının ve cana kastetmelerinin tehlikesine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“İki Müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya geldiklerinde, öldüren de öldürülen de ateştedir.”
Sahâbîler, “Ey Allah’ın Resûlü! Öldürenin durumu belli, peki öldürülen neden ateştedir?” diye sorduklarında Efendimiz:
“Çünkü o da arkadaşını öldürmeye niyetliydi.” buyurmuştur. (Buhârî, İman 22)
Bu hadis, İslâm’ın yalnızca işlenen fiilleri değil, insanın kalbinde taşıdığı niyetleri de değerlendirdiğini göstermektedir. Bir cana kıymaya yönelen kimse, bunu gerçekleştiremese bile taşıdığı kötü niyetin hesabını verecektir. Böylece İslâm, sadece insanın elini değil, kalbini de kötülükten korumayı hedefler.
İnsan, iyiliği yaymak ve hayatı korumakla yükümlü kılınmışken, öldürmeye yöneldiğinde rahmetten uzaklaşıp zulme yaklaşmış olur. Nitekim intikam duygusundan kaynaklanan susuzluğu kanla gidermeye çalışmak, yiğitlik ve cesaretin değil, olsa olsa zayıflık ve çaresizliğin göstergesidir. Asıl onurlu davranış, can almak değil, can bağışlamaktır. Affetmek, öfkeye teslim olmaktan daha büyük bir erdem; yaşatmak ise öldürmekten çok daha yüce bir davranıştır.
Kur’an’ın ifadesiyle bir canı yaşatmak, bütün insanlığı yaşatmak gibidir; bir cana kıymak ise bütün insanlığa kıymak kadar ağırdır. (Mâide, 5/32)
İnsan hayatının dokunulmazlığı konusunda dinler, hukuk sistemleri ve vicdanlar büyük ölçüde ortak bir hassasiyet taşımaktadır. İslâm ise bu dokunulmazlığı korumak, toplumsal huzuru sağlamak ve can güvenliğini teminat altına almak amacıyla haksız yere adam öldürmeye karşı kısası meşru bir adalet ilkesi olarak vazetmiştir. (Bakara, 2/178)
Hukukî ve meşru bir gerekçe bulunmaksızın bir başkasının canına kıyan kimse, yalnızca o kişiye zulmetmiş olmaz; aynı zamanda insan hayatının kutsallığını hiçe saydığını ve merhamet duygusundan uzaklaştığını da göstermiş olur. Çünkü haksız yere dökülen her kan, yalnızca bir insanı değil, toplumun güven duygusunu da yaralar. Böyle fiiller insanların birbirine düşman kesilmesine, şiddetin yaygınlaşmasına ve toplumsal düzenin sarsılmasına zemin hazırlar.
Bu ölçü insanı derin bir sorumlulukla karşı karşıya bırakır: Ya rahmetin tarafında olacaksın ya da zulmün…
İnsanın değeri, yaşadığı süreyle değil; o ömrü hangi inanç, hakikat ve ahlâk üzere tükettiğiyle ölçülür.
İnsan, kendine şu soruyu sormalıdır: Ben yaşatanlardan mı oldum, yoksa tüketenlerden mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca sözlerde değil; geride bırakılan izlerde saklıdır.
