BIRA BIR
Kemal Kahraman
‘’İyi bilin ki, mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer imtihan sebebidir.’’ (Enfâl, 8/28).
Dokuz ay boyunca sabrın, umudun ve tarifsiz bir sevginin içinde büyüttüğünüz evladınız nihayet dünyaya gözlerini açar. O ilk ağlayış… Yeryüzünün en saf, en dokunaklı sesidir. Annenin gözlerinden süzülen yaşlar sevinçten mi, şükürden mi bilinmez; baba ise güçlü görünmeye çalışsa da yüreği çoktan taşmış, içinden nice fırtınalar kopmuştur. O an, dünyadaki bütün nimetler anlamını yitirir; çünkü artık kucağınızda, koca bir âleme bedel cennetten bir parça vardır.
Daha doğmadan hazırlanan küçücük eşyalar, alınan minicik kıyafetler… Eksik kalan ne varsa koşarak tamamlanır. Baba ilk kez kucağına aldığında, etraftan çekinse de sımsıkı sarılır yavrusuna; kokusunu içine çekerken sanki ömrünü içine çeker ve zamanın durmasını ister. O gece uyku uğramaz o eve. Ne anne uyuyabilir ne baba… Sevinç, heyecan ve biraz da tarifsiz bir korku nöbet tutar başuçlarında. Fısıltıyla dostlara, akrabalara haber verilir:
“Bizim bir evladımız oldu.”
Sonra bekleyiş başlar… İlk adım, ilk kelime… Anne gizlice “anne”yi öğretmeye çalışır, baba fırsat kollayıp “baba”yı fısıldar. O küçücük dudaklardan dökülen ilk “anne” ya da “baba” sözü, dünyadaki bütün müjdeleri gölgede bırakır. O an, dünya durur; kalpler sadece o sese kilitlenir.
Evlat büyür… Okula başlar, ilk karnesini getirir. Anne-baba kendinden kısar, ondan kısmak istemez. Kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atarlar.
“O giysin, o yesin, o eksik ve geri kalmasın,” derler.
Kendi yokluklarını yok sayarlar. Kendi üzerlerine bir şey almasalar da olur, bir öğün eksik yeseler de… Yeter ki evlatlarının boynu bükük kalmasın. Yeter ki eksik hissetmesin.
Yıllar geçer… O küçücük bebek büyür ama anne-babanın gözünde asla büyümez.
Onların gözünde hâlâ “Üşür mü? Aç mı kalır? Yanlış arkadaş mı seçer?” endişesiyle korunması gereken bir çocuktur.
Hastalandığında acıyı en çok onlar hisseder. İğne evlada yapılır ama sızısı anne-babanın yüreğine batar.
“Keşke onun yerine ben olsam,” diye dua ederler. Geceler boyu başucunda beklerler.
Sonra başka bir bekleyiş başlar: Mürüvvet…
Bir meslek sahibi olsun, yuvasını kursun, mutlu olsun. Dualar edilir, hayaller kurulur. Kız için hayırlı bir yuva, erkek için iyi bir eş…
Bazen anne-baba arar, bazen evlat bulur. Kimi zaman gönüller birleşir, kimi zaman tereddütler olur. Ama en sonunda ağır basan hep aynı duadır:
“Yeter ki mutlu olsun.”
Düğün günü gelir. Salon ışıklarla dolu, yüzlerde tebessüm… Alkışlar yükselir, gelin ve damat içeri girer. Herkes mutludur. Ama kalabalığın içinde yaşlı bir çift göz vardır… Omuzları çökmüş, yüzünde buruk bir tebessüm… Ve dudaklarından dökülen o cümle:
“Bunlar gelin getirdik diye seviniyor… Ama bazen fark etmeden ‘BIRA BIR’ da getirildiğini bilmezler…”
Evet… “BIRA BIR”… Yani kardeş ayıran, dağıtan.
Elbette her gelen ayırmaz… Kimi gelir, dağılanı toplar; kimi iki aileyi tek yürek yapar. Ama bazıları vardır ki, fark edilmeden ayırır. Bunlar dünyanın en sinsi bölücüleridir.
Önce kardeşi kardeşten ayırırlar; aynı sofrada büyüyen, aynı sırları paylaşan, birbirinin arkasında dağ gibi duran kardeşleri birbirine yabancı ederler. “Sen” ve “ben” diye ikiye böler. Bir bakarsınız, yavaş yavaş uzaklaşırlar.
Sonra hala ile yeğeni, teyze ile çocuklarını birbirinden uzaklaştırırlar. Ve en sonunda en derin bağı hedef alırlar: anne-baba ile evladı… Erkeği; bunlara karşı yavaş yavaş…
Sessizce, ama derinden işlerler. Ustaca…
Zihinlere şüphe, kalplere soğukluk bırakırlar.
Aralarına görünmez duvarlar örerler. Önce kalpleri ayırırlar. Sonra kapıları kapatırlar. En sonunda şehirleri araya koyarlar…
Dün uğruna canını verecek olanlar, bugün birbirine yabancı olur. Bir zamanlar “kardeşim” diyen dil, artık mesafeyle susar. Çünkü iyi bilirler: bağlar koptukça, insan yalnızlaşır… Yalnızlaştıkça da yönünü değiştirir. Ve her kopuşta, biraz daha kendi taraflarına çekerler; kendi kardeşlerine, anne-babalarına, akrabalarına ve dünyalarına…
Sonra:
“Tatilde bizimkilere…”
“Bayramda bizimkilere…”
“İftarda bizimkilere…”
Derken bir bakarsınız, hep “bizimkiler” vardır… Ama o “bizimkiler”, artık sizin “bizimkileriniz” değildir. Çünkü herkes kendi ‘biz’ini kurar… Ve bazen o yeni ‘biz’, eskisini unutturur.
Evlat bir zamanlar geç kalsa, anne-baba kapıda beklerdi. Şimdi günler geçer, bir haber gelmez. Anne-baba için en zor olanı budur belki… Her akşam kapıyı gözledikleri evlat artık uzaktadır. Bir telefon sesiyle yüreği yerinden fırlayan anne, “Acaba iyi mi?” diye düşünen baba… Bayramlar eskisi gibi değildir artık; sofralar eksik, odalar sessizdir.
“Anne, baba…” diye seslenen çocuk, şimdi:
“Aramayın, ben iyiyim… çocuk değilim,” der.
Oysa anne-baba için zaman hiç ilerlemez… Evlat, hâlâ o ilk ağlayışıyla yaşayan bir bebektir.
Kardeşler… Bir zamanlar birbirine can, kan veren kardeşler… Aynı ekmeği bölüşen, aynı dertte birleşen… Şimdi araya giren görünmez duvarlarla uzaklaşır. Adım adım bir plan işler sanki: önce aynı evden ayrılık… sonra aynı sokaktan… sonra aynı şehirden… ve en sonunda kalplerden.
Artık her şey başka bir merkezin etrafında döner. Ve anne-baba… Sessizce izler…
Kırılmaz, darılmaz… Sadece bekler. Zira bilir ki, her gidiş bir kopuş değildir.
Ama her kopuş, sadece sessizlik bırakmaz; yürekleri paramparça eder, ardında acı ve boşluk taşır, ruhun derinlerine kazınan silinmez bir yara bırakır.
Çünkü evlat, hangi yaşta olursa olsun, onların kalbinde hep o ilk ağlayışıyla yaşayan küçücük bir bebektir. Ve evlat uzaklaşsa da, kalpten silinmez.
Anne-baba içten içe dua eder; “Rabbim, onu kötülüklerden koru, imanını güçlendir, kalbini huzurla doldur, yolu hep doğru olsun, aramızdaki görünmez duvarları kaldır, sevgiyi, muhabbeti yeniden yeşert.”
Ama anne-baba, gecenin sessizliğinde kendi kendine sorar:
“Bu ayrılık, kaderin bir cilvesi mi, yoksa fark edilmeden hayatımıza giren o ‘BIRA BIR’ın eseri mi?”
