DÜKKÂNIMIN ÖNÜ: ŞEHRİN RUHUNA SERİLEN GÖLGE
Mehmet Nuri Alpaslan
Şehir dediğimiz şey, yalnızca taş binaların, asfalt yolların, tabelaların yahut dükkanların yan yana dizilmiş hâli değildir.
Bir şehir, insan nefesiyle anlam bulan; sokaklarında yürüyenlerin adımlarıyla şekillenen; esnafıyla, çarşısıyla, pazarının sesleriyle yaşayan büyük bir organizmadır.
O yüzden bir şehrin aynaya en çok benzeyen yeri, onun çarşısıdır. Çünkü çarşı, hem insanın hem ticaretin kalbinin attığı yerdir.
İnsanlar, ihtiyaçlarını karşılamak için çarşıya çıkarken aslında yalnız bir alışveriş yapmazlar; şehrin kültürüne dokunur, insanların ruh hâlini hisseder, ticaretin bereketini görürler. Ne var ki bu kadim düzenin içinde son yıllarda büyüyen bir gölge var:
Kaldırım işgali.
Kaldırım…
Adı üzerinde kal-dır-ım; yani insanı kaldırıp yürümeye davet eden yol.
Tam da bu yüzden toplumun en temiz, en masum hakkıdır kaldırımlar.
Ama bugün o kaldırımlar, kimi esnaflar tarafından tezgâhların, askıların, kasaların, reklam tabelalarının arasında boğulmuş durumda.
Ne acıdır ki, esnafın rızık kapısına yürüyen insanların yolu, yine esnafın eliyle kapatılmaktadır.
Sabah kepenk açılır açılmaz dükkânın içindeki mal yetmezmiş gibi bir de kaldırımlara serilen ürünler… “Daha çok görünsün, daha çok dikkati çeksin” düşüncesiyle yapılan bu davranış, aslında farkında olmadan rızkın üzerine atılan bir gölge gibidir. Çünkü müşteri dükkâna adım atamıyorsa, adım atmakta zorlanıyorsa, yürürken rahatsız oluyorsa, ticaretin bereketi kendiliğinden kaçar.
Bir şehir dışarıdan gelen bir misafire nasıl görünüyorsa, o şehirde ticaret de öyledir.
Misafir daha şehir kapısından girmeden “Hoş geldin” tabelasından önce kaldırımın düzeniyle karşılaşır.
Bir insan çarşıda yürürken rahatsızsa, şehir o insana “Sen burada misafir değilsin” demiş olur.
Oysa esnaf için müşteri yalnız bir alıcı değildir; rızkı taşıyan adam, bereketi getiren nefes, dükkânın ışığını yakan candır.
Fakat gel gör ki, “Dükkânımın önü” diye başlayan cümlelerin ardında bazen öyle bir sahiplenme vardır ki, esnaf kullandığı alanın kamusal olduğunu unutup, şehrin ortak yolunu kendi dükkânının uzantısı sanabilmektedir.
Kimi zaman dubalar, kimi zaman plastik sandalyeler, kimi zaman kasalar…
Hepsi “Araç park etmesin, kimse durmasın, burası benim önümdür” demenin başka bir yolu.
Oysa farkında değiller ki, araç park ettirmeyerek kendi müşterisini kaçırıyor; kaldırımı kapatarak kendi rızkının ayağını geri çeviriyorlar.
Rızık kapısı bazen dükkânın içindeki raflarda değil, dışarıdaki insanın gönlünde açılır.
Bir müşteri rahat yürüdüğü, güvenle dolaştığı, nefes alabildiği sokakta alışveriş yapmayı tercih eder.
Kalabalıktan kaçmak için değil, kalabalığın içindeki düzeni hissetmek için gelir çarşıya.
Bir şehrin çarşısı, yalnız ticaretinin değil ahlakının, medeniyetinin, kültürünün de göstergesidir.
Kaldırımı kapatmak yalnız bir taşı, bir kasayı, bir masa örtüsünü yola koymak değildir; aynı zamanda o şehrin misafirine, yaşlısına, engellisine, çocuğuna “Sen biraz bekle, ben burayı daha çok kendime ayırdım” demektir.
Bu söz görünmezdir ama etkisi çok büyüktür.
İnsan odaklı şehirler, esnafıyla birlikte büyür.
Çünkü esnaf müşteriyle değil, insanla kazanır.
Müşteri sadece bir alıcı değildir; bir şehrin soğuk görünmesini ya da sıcak, davetkar bir yüz taşımasını belirleyen kişidir.
Kaldırımın insan hakkı olduğunu bilen esnaf, aslında en büyük ticari zekâyı gösterir.
Çünkü bilir ki, insan rahat ederse ticaret bereketlenir; insan sıkılırsa kazanç daralır.
Bu yüzden bir şehrin en değerli yatırımını bile bazen bir dükkânın önündeki bir metre kaldırım belirler.
Unutmayalım:
Rızık, yalnız raflarda değil; rıza üzerinde, gönül hoşluğundadır.
İnsanı yok sayarak büyüyen ticaretin bereketi olmaz.
Kaldırımı kapatan el, aslında kendi kazancının kapısını kapatır.
Bu şehir bizim evimiz; çarşı ise bu evin misafir odasıdır.
Misafiri rahatsız edilen evden bereket kaçar; misafiri hoş karşılanan eve ise rahmet yağar.
O yüzden şehir esnafına en büyük çağrı şudur:
Önceliğiniz dükkânınızın önü değil, gönlünüzün genişliği olsun.
Çünkü geniş gönüller geniş rızıklar getirir.
Ve unutmayın; rızık, ayağıyla gelene değil, gönlüyle gelene açılır.

Çok güzel bir yazı elinize emeğinize sağlık