BİR BÖLGENİN ZENGİNLİĞİ TOPRAĞINDA DEĞİL, İNSANINDADIR
Halim Karaalp
Bir coğrafyanın gerçek zenginliği yalnızca bereketli topraklarıyla, ticaret hacmiyle veya sahip olduğu doğal kaynaklarla ölçülmez.
Asıl zenginlik,o topraklarda yaşayan insanların huzurunda, gençlerinin geleceğe duyduğu güvende, kadınlarının üretime katılımında, çiftçisinin emeğinin karşılığını alabilmesinde ve çocuklarının eşit fırsatlara sahip olmasında saklıdır.
Bugün Mardin’i, Kızıltepe’yi ve kadim Anadolu’daki Mezopotamya coğrafyasını konuşurken yalnızca geçmişimizin ihtişamıyla övünmek yetmez. Geçmişimize saygı duyarken geleceğimize karşı da sorumluluk taşımak zorundayız.
Çünkü tarih, yalnızca kim olduğumuzu anlatmaz, bize kim olmamız gerektiğini de hatırlatır.
Peki, bu kadim coğrafya sahip olduğu potansiyeli ne kadar değerlendirebiliyor?
Kızıltepe, tarımıyla, ticaretiyle, girişimci insanlarıyla ve stratejik konumuyla önemli fırsatlara sahip bir ilçemizdir.
Anadolu’daki Mezopotamya Ovası’nın bereketi, bölgenin ticari birikimi ve genç nüfusumuz doğru politikalarla buluşturulduğunda çok daha güçlü bir ekonomik ve sosyal yapı oluşturabiliriz.
Ancak potansiyelin varlığı, başarının kendisi değildir. Potansiyeli gerçeğe dönüştürecek olan, planlama, ortak akıl, liyakat, yatırım ve kararlı bir çalışma iradesidir.
Çiftçimiz üretirken yalnız bırakılmamalı, tarımsal üretim yalnızca ham madde satışından ibaret kalmamalıdır. Ürünümüzü işleyen, paketleyen, markalaştıran ve dünya pazarlarına taşıyan yatırımların önü açılmalıdır.
Su kaynaklarımız korunmalı, modern sulama yöntemleri yaygınlaştırılmalı, toprağımız gelecek kuşakların hakkı gözetilerek kullanılmalıdır.
Çünkü toprağı tüketerek zenginleşmek, geleceğimizden borç almaktır.
Gençlerimize yalnızca nasihat değil, fırsat sunmalıyız.
Bir gencin hayali, doğduğu yerin imkânsızlıkları yüzünden yarım kalmamalıdır. Gençlerimize kaliteli eğitim, mesleki gelişim, girişimcilik imkânları ve nitelikli istihdam alanları oluşturmalıyız. Kadınların ekonomik hayata katılımını güçlendirmeli, küçük esnafın ve üreticinin ayakta kalmasını desteklemeli, yatırım yapmak isteyen girişimcilerimize güven veren bir ortam sağlamalıyız.
Bölgemizin geleceği, gençlerini başka şehirlerde aramak zorunda kalmadığı, aksine başka şehirlerden insanların çalışmak ve üretmek için geldiği bir ekonomik yapıyı kurabilmesinden geçiyor.
Bunun için yerel yönetimlerden kamu kurumlarına,
Sivil toplum kuruluşlarından iş dünyasına kadar herkesin üzerine düşen sorumluluk vardır.
Kurumlarımız arasında rekabetten çok iş birliğine, kişisel hesaplardan çok ortak hedeflere ihtiyaç duyuyoruz.
Elbette kalkınma yalnızca ekonomi değildir.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği, insanına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Adaletin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde yatırım, toplumsal barışın olmadığı yerde sürdürülebilir kalkınma zayıflar.
İnsanları diliyle, inancıyla, kimliğiyle, düşüncesiyle veya siyasi tercihiyle birbirinden uzaklaştırmak yerine ortak değerler etrafında buluşturmalıyız. Farklılıklarımızı bir tehdit değil, toplumsal zenginliğimiz olarak görebilmeliyiz.
Önce insan olmayı başarmalıyız.
Çünkü insanın onurunu koruyamadığımız bir yerde ekonomik büyümenin de toplumsal başarının da anlamı eksik kalır. Hak, hukuk, adalet, liyakat ve fırsat eşitliği; yalnızca güzel konuşmalarda kullanılan kavramlar değil, günlük hayatımızda karşılığı olması gereken temel ilkelerdir.
Burada önemli bir sorumluluk da basına düşüyor. Yerel basın, yalnızca olup biteni aktaran değil; toplumun sesini duyuran, sorunları görünür kılan, çözüm önerilerini tartışmaya açan ve yönetenlerle yönetilenler arasında sağlıklı bir iletişim kurulmasına katkı sunan önemli bir güçtür.
Ben de bu köşede bölgemizin ekonomik, sosyal kültürel ve kendi mesleğim olan
(SİGORTACILIK) meselelerini; insanı, vicdanı, adaleti ve kalkınmayı birlikte ele almaya çalışacağım. Amacım kimseyi hedef göstermek değil, sorunları açıkça konuşabilmek ve çözüm arayışına katkı sunmaktır. Gerektiğinde eleştirecek, gerektiğinde takdir edecek; her zaman ortak iyiyi gözetmeye çalışacağım.
Artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Çocuklarımıza nasıl bir bölge bırakıyoruz?
Yalnızca binaların yükseldiği, ticaretin büyüdüğü bir bölge mi; yoksa adaletin güçlendiği, emeğin değer gördüğü, gençlerin umutlandığı ve insanların birbirine güven duyduğu bir toplum mu?
Benim tercihim açıktır: İnsanı büyüten, emeği koruyan, adaleti yaşatan ve kardeşliği güçlendiren bir gelecek.
Unutmayalım; bir bölgenin gerçek kalkınması, yalnızca zenginlerinin sayısının artmasıyla değil, insanlarının yaşam kalitesinin ve kültürünün yükselmesiyle mümkündür.
Anadolu’daki Mezopotamya bize bereketli topraklar bıraktı.
Bizim görevimiz, bu topraklarda yaşayan insanlara umut dolu bir gelecek bırakmaktır.
Çünkü bir bölgeyi asıl zenginleştiren, sahip olduğu servet değil; insanına verdiği değerdir.
Topluma, İnsanlığa ve yaşadığımız coğrafyaya dair düşünceler
