Terazi ve Mîzân: Asıl Tartılan Biziz
Kemal Kahraman
“Terazi temiz olsa ne yazar, tartan el kirliyse?”
İnsan, yaptığı her davranışın, söylediği her sözün, gizlediği her niyetin ve taşıdığı her duygunun hesabını bir gün verecektir.
Terazi yalnızca sebze, meyve, et, altın veya gümüşü tartmaz; hak da, ahlak da, onur da, yaşam hakkı da tartılır.
Kur’ân-ı Kerîm, ölçü ve tartıda adaleti emreder:
“Göğü yükseltti ve mîzanı koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tam yapın ve eksik tartmayın.” (Rahmân, 55/7-9)
Mîzan, hak, adalet, iyilik ve kötülüğün ölçülmesini hatırlatan ilâhî bir ölçüdür. Buradaki mîzan yalnızca dünyadaki maddî ölçü ve tartıyı ifade etmez; insana kısaca “ölçüyü bozma” mesajı verir.
Terazi eski ve basit bir araçtır. Fakat insanın asıl meselesi, elindeki teraziden çok içindeki terazidir.
İnsan bazen malı değil, kendi menfaatini tartar; kendi hakkını büyütür, başkasının hakkını küçültür. Kendisine yapılan haksızlığı büyütürken, başkasına yaptığı haksızlığı önemsemeyebilir. Kur’ân’ın “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline!” uyarısı (Mutaffifîn, 83/1), bu açıdan insanın kendi nefsine karşı yaptığı hileleri de düşündürür.
Maddî terazideki hile bir malı eksiltir; nefsin terazisindeki hile ise adalet duygusunu zedeler.
Kalbin terazisi, insanın dünyaya, insanlara ve kendi amellerine nasıl baktığını gösterir.
Kibir, haset, riya, gıybet, hırs ve kul hakkı kalbin terazisini bozar; tevazu, şükür, ihlâs, kanaat, merhamet, güzel bir söz ve iyilik ise yeniden dengeler.
İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Kalbimin terazisinde bugün ne ağır basıyor? Nefsim mi, dünya mı; yoksa Allah’ın rızası mı?”
Başkalarının kusurunu kolayca görür, kendi kusurumuza mazeret buluruz. Başkasının niyetine hükmederiz. Oysa bize düşen kendi niyetimize, sözümüze, davranışımıza ve kalbimize bakmaktır.
Asıl imtihan, başkasını tartmak değil, kendimizi tartabilmektir.
Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)
Demek ki Allah katında değer taşıyan yalnızca amelin görünüşü değildir. Amelin ardındaki niyet, samimiyet ve hakka uygunluk da önemlidir.
Bir yetimin başını okşamak, yaşlı bir insanın yükünü taşımak, kırılmış bir gönlü onarmak, güzel bir söz söylemek veya gizlice yapılan bir iyilik insanın gözünde küçük olabilir. Fakat Allah katında büyük bir değer taşıyabilir.
Aynı şekilde insanların gözünde büyük görünen, gösterişli bir amel samimiyetten uzaksa mîzanda beklenen ağırlığı taşımayabilir. Bu yüzden hiçbir iyiliği küçümsememeli, hiçbir günahı da sıradanlaştırmamalıyız.
Dünya hayatındaki bütün ölçüler bir gün sona erecek; fakat âhirette mahiyetini ve nasıl olacağını bilmediğimiz mîzan kurulacaktır. Allah ve Resûlü’nün bildirdiği üzere amellerin tartılması haktır.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç kimseye hiçbir haksızlık yapılmayacak. Yapılan iş hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap gören olarak Biz yeteriz.” (Enbiyâ, 21/47)
Bir başka âyette şöyle buyurulur:
“O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin tartıları hafif gelirse işte onlar kendilerine yazık edenlerdir.” (A‘râf, 7/8-9)
Kâria sûresinde ise şöyle buyurulur:
“Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte o hoşnut olacağı bir hayat içindedir. Kimin de tartıları hafif gelirse, onun varacağı yer Hâviye’dir.” (Kâria, 101/6-9)
Mîzanın nasıl olduğunu değil, onda neyin ağır geleceğini düşünmek gerekir. Özellikle kul hakkını hatırlamak gerekir. Bir sözle kırılan gönül, haksız alınan bir hak veya başkasına verilen bir zarar dünyada küçük görülebilir; fakat insanın hesabında küçük olmayabilir.
Bu nedenle insan yalnızca insanların gördüğü amellerine değil, kimsenin görmediği hâllerine de dikkat etmelidir.
Hz. Âişe’den (r.anha) rivayet edildiğine göre, kıyamet gününün dehşetini düşünerek Resûlullah’a (s.a.s.) insanların o gün birbirlerini hatırlayıp hatırlamayacaklarını sormuştur. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mîzanın başında, tartısının ağır mı hafif mi olduğunu anlayıncaya kadar; amel defterleri verildiğinde, kitabının sağından mı, solundan mı veya arkasından mı verileceğini öğreninceye kadar; bir de Sırat’ın üzerinde, onu geçip geçemeyeceğini anlayıncaya kadar.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 28)
Bu rivayet, insanın âhirette karşılaşacağı hesabın ciddiyetini hatırlatır.
İşte mîzanın bize bugün sorduğu soru: Kalbimizin kefesine ne koyduk?
Bugün insanların kusurlarını ölçerken, yarın kendi sözlerimizin mizanda yer alacağını düşünmeliyiz. İnsanların niyetlerine hükmederken, kendi niyetlerimizin de ortaya çıkacağını unutmamalıyız.
Öyleyse, başkalarının kefesine bakıp durma. Kendi kefene bak.
İnsanlar birbirlerini servetleriyle, makamlarıyla, görünüşleriyle ve şöhretleriyle tartarlar. Oysa Allah katındaki ölçü takvadır. (Hucurât, 49/13)
Gerçek mîzan, insanın başkalarını ne kadar doğru tarttığında değil, kendi nefsini ne kadar dürüst tartabildiğinde gizlidir.
Hakkı gözetmek, kul hakkından sakınmak, dilimizi korumak, niyetimizi temizlemek, gösterişten uzak durmak, iyilik yapmak, affetmek ve gerektiğinde hatamızdan dönmek…
Bunların her biri insanın kendi terazisini düzeltmesidir.
Hz. Ömer’e nispet edilen, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” sözü, bu yüzden önemli bir hayat düsturudur.
Unutmayalım ki gün gelecek, tartan da tartılacaktır. Henüz fırsat varken kendi terazimizi düzeltmeliyiz.
