Kemal Kahraman
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. MÜMİN İLE FÂSIK BİR OLUR MU?

MÜMİN İLE FÂSIK BİR OLUR MU?

featured

MÜMİN İLE FÂSIK BİR OLUR MU?

Kemal Kahraman 

İnsanlık tarihi boyunca en temel sorulardan biri hep aynı kalmıştır: İyilik ile kötülük, iman ile inkâr, sorumluluk ile başıboşluk aynı kefeye konabilir mi?

Kur’an bu soruya net bir cevap verir:

“İman eden kimse, fâsık olan kimse gibi olur mu? Bunlar eşit olamazlar.” (Secde, 32/18)

Bu ayet yalnızca bir inanç bildirimi değil, aynı zamanda bir hayat ölçüsüdür. Çünkü Kur’an’da “fâsık”, yalnızca günah işleyen kişi değil; hakikati bildiği hâlde ondan bilinçli biçimde uzaklaşan insandır. “Fısk” kelimesi de zaten sınırdan çıkmak, ölçüyü aşmak anlamına gelir.

Peki mesele sadece inanç meselesi midir? Yoksa daha derin bir insan gerçeğine mi işaret eder?

İlk bakışta şu soru akla gelir: İnanmadığı hâlde iyi, adil ve merhametli insanlar yok mudur?

Elbette vardır. İyilik ve adalet insan fıtratında bulunabilir; ancak iman, bu değerleri sadece davranış değil, bilinçli bir sorumluluk hâline getirir.

Bu yüzden İslam düşüncesinde iman, sabit bir kimlik değil; insanın hayatı boyunca sınanan, güçlenen ya da zayıflayan bir süreçtir.

Kur’an’ın ortaya koyduğu ayrımın temelinde adalet vardır. Çünkü herkes kendi tercihinden sorumludur. Aynı tercihlerde bulunmayan insanların aynı akıbete uğraması adaletle bağdaşmaz. Eğer iyilik ile kötülük aynı sonuca götürseydi, ahlakın da anlamı kalmazdı.

Bu yüzden Kur’an’ın mümin ile fâsık arasında yaptığı ayrım, insan onurunu ve sorumluluğunu koruyan bir adalet anlayışıdır.

İslam düşünce geleneğinde bu konu yalnızca teorik bir mesele değildir. Bediüzzaman Said Nursî bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Biri fâsık olsa, gāliben ahlâksız ve vicdansız olur. Zîrâ arzû-yı ma‘siyet vicdandaki îmânın sadâsını susturmakla inkişâf edebilir.”

Bu tespit, insanın iç dünyasında yaşanan sessiz bir çözülmeye işaret eder. İnsan çoğu zaman bir anda değil, yavaş yavaş uzaklaşır hakikatten.

Önce yanlışını savunur, sonra vicdanını susturur, en sonunda ise hatasını normal görmeye başlar.

Kur’an bu süreci “kalplerin paslanması” olarak anlatır:

“Hayır! Bilakis işleyip kazandıkları günahlar kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 83/14)

Bu yalnızca bireysel bir bozulma değil, aynı zamanda ahlaki duyarlılığın zayıflamasıdır. Doğru ile yanlış arasındaki sınır bulanıklaştıkça toplumda güven de zedelenir.

Modern psikolojide bu durum “ahlaki uyuşma” olarak adlandırılır. İnsan, davranışı ile vicdanı arasındaki çatışmayı azaltmak için önce kendini ikna eder, sonra hakikati küçümser ve sonunda yanlışı sıradanlaştırır.

Böylece sapma, fark edilmeden karaktere dönüşür.

Tarih de bunu doğrular: Medeniyetler yalnızca ekonomik sebeplerle değil, ahlaki çözülme ile de yıkılmıştır. Çünkü güvenin kaybolduğu yerde hukuk zayıflar; hukukun zayıfladığı yerde toplum çözülür.

Fısk yalnızca bireysel bir sapma değil, zamanla toplumsal bir alışkanlığa da dönüşebilir. Bir toplumda yanlışın normalleşmesi, en tehlikeli kırılmalardan biridir. Çünkü bu noktada insanlar kötülüğü artık “kötülük” olarak değil, “olağan” olarak görmeye başlar.

Kur’an, mümin ile fâsık ayrımını sadece bireysel değil, toplumsal bir ilke olarak da ele alır:

“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu araştırın.” (Hucurât, 49/6)

Bu ilke günümüz dünyasında daha da kritik bir hâl almıştır. Dijital çağda bilgi hızla yayılırken, doğruluk aynı hızda takip edilememektedir. Bu da insanı, farkında olmadan yanlış bilginin taşıyıcısı hâline getirebilir. Böyle bir ortamda hakikati araştırmak, sadece entelektüel bir sorumluluk değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur.

Bu nedenle iman, yalnızca kalpte kalan bir inanç değil; aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir bilinçtir. Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle:

“Müslüman, elinden ve dilinden insanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman 4; Müslim, İman 64)

Mümin, sadece doğru inanan kişi değildir; doğruya sadık kalabilen kişidir. Menfaat ile vicdan çatıştığında vicdanı seçebilendir. Çünkü iman, insanın karakterine dönüşmüş hâlidir.

Müminin en belirgin yönlerinden biri de güven üretmesidir. Onun bulunduğu ortamda insanlar kendini emniyette hisseder. Sözüne güvenilir, davranışı tutarlıdır. Çünkü iman, yalnızca bireysel bir inanç değil; toplumsal bir güven zemini oluşturur.

Kur’an’ın çizdiği tabloda insan umutsuz bırakılmaz. Çünkü dönüş her zaman mümkündür. Asıl mesele, düşmek değil; yeniden doğrulabilmektir.

Bu yüzden mümin ile fâsık arasındaki fark, insanın bulunduğu yer değil; yöneldiği istikamettir.

İnsan, neye inandığını söylediğiyle değil; o inanca ne kadar sadık kaldığıyla belli olur.

 

MÜMİN İLE FÂSIK BİR OLUR MU?
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.