Mehmet Halit Demir
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. Ortak Geleceğin Yolu: Yasakla Değil, Güvenle

Ortak Geleceğin Yolu: Yasakla Değil, Güvenle

featured

Ortak Geleceğin Yolu: Yasakla Değil, Güvenle

Türkiye’de Kürt meselesi yıllardır konuşuluyor. Ama ne yazık ki çoğu zaman insanların hayatı değil, siyasetin dili konuşuluyor. Oysa bu mesele yalnızca bir başlık değildir. Bu mesele bir annenin yüreğidir. Bir babanın uykusuz gecesidir. Bir gencin yarım kalmış hayalidir. Bir çocuğun okul yolunda taşıdığı sessiz yüküdür.
Bazen uzun uzun tartışıyoruz ama en temel soruyu sormayı unutuyoruz: Bu ülkede insanlar ne istiyor?
Aslında cevap çok açık. İnsanlar huzur istiyor. Adalet istiyor. Çocuğunun iyi eğitim almasını istiyor. Kendi memleketinde çalışmak, üretmek, başı dik yaşamak istiyor. Evine ekmek götürmek, geleceğe umutla bakmak istiyor.
Bunlar büyük laflar değil. Bunlar hayatın kendisi.
Ama yıllar boyunca Kürt meselesi çoğu zaman toplumun gerçek ihtiyaçlarından uzaklaştırıldı. Güvenlik kaygıları, siyasi hesaplar, önyargılar ve güç mücadeleleri bazen insanın önüne geçti. Bunun bedelini ise yalnızca bir kesim değil, hepimiz ödedik.
Kaybedilen yıllar oldu.
Göç etmek zorunda kalan gençler oldu.
Potansiyeli büyüyemeyen şehirler oldu.
Biriken kırgınlıklar oldu.
Ve en acısı, birbirinden uzaklaşan gönüller oldu.
Burada çok açık bir gerçeği söylemek gerekiyor: Kürt meselesi birkaç kişinin ya da belli siyasi çevrelerin ayrıcalık alanı değildir.
Bir halkın dili, kültürü, hafızası ve beklentileri dar siyasi hesapların konusu haline geldiğinde toplum kazanmaz. O zaman sadece belli çevreler güç kazanır. Ama halkın hayatı aynı yerde kalır.
Oysa mesele birilerinin alanını büyütmesi değil, çocukların geleceğini büyütmesidir.
İşte tam bu noktada vicdanımıza dönüp sormamız gereken bir soru var:
Yıllardır süren bütün bu gürültüden sonra gerçekten kim kazandı?
Eğer hâlâ gençler memleketinden ayrılıyorsa…
Eğer hâlâ işsizlik yüksekse…
Eğer hâlâ yatırım yeterince gelmiyorsa…
Eğer hâlâ aileler çocuklarının geleceği için kaygı duyuyorsa…
O zaman durup yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü bir toplumun gerçek hayatı sloganlarla kurulmaz.
Bir annenin derdi slogan değildir.
Bir babanın derdi tartışma değildir.
Bir gencin derdi siyasi cümleler değildir.
İnsanlar hayat istiyor.
Güven istiyor.
Normal bir gelecek istiyor.
Burada özellikle üzerinde durulması gereken en önemli başlıklardan biri ana dilde eğitim meselesidir.
Açık konuşmak gerekirse ülkemiz bu konuda yıllarca önemli bir fırsatı doğru değerlendiremedi.
Ana dilde eğitim hakkı çoğu zaman yanlış anlaşıldı. Sanki bu talebin kabul edilmesi ülkenin birliğine zarar verecekmiş gibi bir korku üretildi. Kimi zaman konu güvenlik tartışmalarına sıkıştırıldı. Kimi zaman hiç konuşulmadan ertelendi.
Oysa bir çocuğun kendi ana dilinde öğrenmeye başlaması son derece doğal bir şeydir.
İnsan en iyi bildiği dilde düşünür.
En iyi bildiği dilde anlar.
En iyi bildiği dilde kendini ifade eder.
Bu yalnızca eğitim meselesi değildir.
Bu aynı zamanda insanın kendisini görülmüş hissetmesi meselesidir.
Bir çocuk okul kapısından içeri girdiğinde kendi kimliğini geride bırakmak zorunda kalmamalıdır. Kendi diliyle, kendi kültürüyle, evinden getirdiği dünyayla eğitim hayatına dahil olabilmelidir.
Çünkü insanın varlığını kabul etmek, onu devletten uzaklaştırmaz.
Tam tersine devlete daha güçlü bağlar.
Kendini duyulmuş hisseden insan aidiyet duyar.
Kendini görülmüş hisseden insan güven duyar.
Kendini saygı görmüş hisseden insan ülkesine daha güçlü sarılır.
Ne yazık ki yıllar boyunca bu konu çoğu zaman korkularla yönetildi.
Oysa artık hepimizin kabul etmesi gereken bir gerçek var:
İrade dışı elde edilen kimlik ve bu kimliğe bağlı gelişen kulture uygulanan Yasaklar sorun çözmez.
Yasaklar yalnızca sessizlik üretir.
Ama sessizlik çözüm değildir.
Sessizlik içeride büyüyen kırgınlıktır.
İnsan kendisini duyulmamış hissederse mesafe artar.
Mesafe arttığında güvensizlik doğar.
Güvensizlik büyüdüğünde sertlik artar.
Ve toplum yorulur.
Tam burada çok önemli bir noktaya geliyoruz.
Aslında bugün bu çözüm yollarını artık neredeyse herkes biliyor.
Toplum biliyor.
Devlet biliyor.
Siyaset biliyor.
Bu topraklarda yaşayan insanlar zaten yıllardır aynı şeyi söylüyor.
Daha fazla adalet.
Daha güçlü eşit vatandaşlık.
Ana dilde egitim konusunda daha sağlıklı yaklaşım.
Daha fazla yatırım.
Daha fazla diyalog.
Yani mesele ne yapılacağının bilinmemesi değildir.
Asıl mesele bilinen doğruların hayata geçirilmesidir.
Ve burada karşımıza çıkan en büyük engellerden biri bazen egoistliktir.
Bencilliktir.
Sahiplik duygusudur.
Saltanat anlayışıdır.
Bazen mesele çözülmesin diye değil, çözümün kimin eliyle geleceği tartışıldığı için gecikiyor.
Bazen toplumun yararı yerine siyasi alan hesabı ağır basıyor.
Bazen hakikatin önüne kişisel hesaplar geçiyor.
İşte burada biraz yüksek sesle söylemek gerekiyor:
Bu mesele hiç kimsenin şahsi mülkü değildir.
Hiç kimsenin siyasi mirası değildir.
Hiç kimsenin ayrıcalık alanı değildir.
Bu mesele milyonlarca insanın hayatıdır.
Bu mesele çocukların geleceğidir.
Bu mesele annelerin duasıdır.
Bu mesele babaların alın teridir.
Bu mesele memleketin yarınıdır.
Ve aslında çözüm, sanıldığı kadar uzak değildir.
Biraz empatiyle çok şey değişebilir.
Bir anne evladının huzurunu ister.
Bir baba çocuğunun geleceğini ister.
Bir genç kendi memleketinde iş ve umut ister.
Bir esnaf istikrar ister.
Bir çiftçi emeğinin karşılığını ister.
Türkiye’nin batısındaki insan ne istiyorsa doğusundaki insan da aynısını istiyor.
Çünkü insanın temel duyguları ortaktır.
Acı ortaktır.
Korku ortaktır.
Umut ortaktır.
Gelecek kaygısı ortaktır.
İnsanlar birbirinin hayatına gerçekten bakabildiğinde, birbirinin içindeki yarayı görebildiğinde çözümün kapısı zaten aralanır.
Empati bazen uzun tartışmalardan daha güçlüdür.
Çünkü empati insanı savunmadan anlamaya taşır.
Anlama başladığında sertlik azalır.
Sertlik azaldığında güven oluşur.
Güven oluştuğunda ise çözüm büyür.
Bir başka önemli gerçek de şudur: Kürtler tek sesli bir toplum değildir.
Kürt toplumunun içinde farklı düşünceler, farklı hayat tarzları, farklı dünya görüşleri vardır.
Dindarı vardır.
Seküleri vardır.
Muhafazakârı vardır.
Sosyal demokratı vardır.
Çiftçisi vardır.
İşçisi vardır.
Öğrencisi vardır.
Akademisyeni vardır.
Girişimcisi vardır.
Bu yüzden bir toplum adına yalnızca belli çevrelerin konuştuğunu düşünmek doğru değildir.
Güçlü toplum, farklı seslerin rahatça konuşabildiği toplumdur.
İnsanlar kendi sesini kendisi üretmeye başladığında temsil tekelleşmez.
Farklı kanaatler birbirini yok etmeden yan yana yaşayabilir.
Türkiye’nin ortak geleceği açısından en kıymetli adımlardan biri de tam burada başlıyor.
Farklılıkları tehdit gibi görmekten vazgeçmek.
Bu ulkede bir insan Türk, Kürt,Arab,Cerkez v.b olabilir, ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilir, hem kendi dilini konuşabilir, hem bu ülkenin ortak geleceğine katkı sunabilir.
Bunlar birbirine karşı duran kimlikler değildir.
Tam tersine ortak hayatın doğal zenginliğidir.
Bugün gençler artık yalnızca eski tartışmaların içinde yaşamak istemiyor.
Onlar eğitim istiyor.
Teknoloji istiyor.
İş istiyor.
Üretim istiyor.
Kendi hayatını kurmak istiyor.
Kendi şehrinde kalmak istiyor.
Memleketinden kopmadan büyümek istiyor.
Bölgenin bugün en büyük ihtiyacı gerilim ekonomisi değil, üretim ekonomisidir.
Daha fazla yatırım…
Daha güçlü altyapı…
Daha nitelikli eğitim…
Daha yüksek istihdam…
Çünkü kalıcı huzur çoğu zaman büyük sloganlardan değil, somut hayat iyileşmelerinden doğar.
Burada herkesin kendine bir kez daha sorması gerekiyor:
Hangi yaklaşım çocuklarımızın geleceğini büyütüyor?
Hangi yaklaşım daraltıyor?
Hangi dil yatırım getiriyor?
Hangi dil yatırım kaçırıyor?
Hangi siyaset toplumu güçlendiriyor?
Hangi siyaset toplumu yıpratıyor?
Bu sorular artık ertelenmemelidir.
Çünkü dışarıdan bu ülke üzerine hesap kuranların en çok istediği şey içeride toplumun birbirine güvenini kaybetmesidir.
İçeride güven zayıfladığında dışarıdan etki alanı büyür.
Toplum kendi içinde konuşamaz hale geldiğinde dışarıdan konuşanlar çoğalır.
Ama toplum kendi meselelerini kendi aklıyla konuşabildiğinde, birbirini dinleyebildiğinde ve ortak zeminde buluşabildiğinde dışarıdan kurulan hesaplar bozulur.
Bugün artık ihtiyaç duyulan şey çok nettir.
Kürt meselesi kişilere tanınan ayrıcalık alanı olmaktan çıkmalıdır.
Toplumsal adalet meselesi haline gelmelidir.
Eşit vatandaşlık meselesi haline gelmelidir.
Ortak gelecek meselesi haline gelmelidir.
Toplumun meşru taleplerine güvenle yaklaşmak ülkeyi zayıflatmaz.
Tam tersine güçlendirir.
Çünkü güçlü devlet vatandaşının kimliğinden korkan devlet değildir.
Güçlü devlet vatandaşına güvenen devlettir.
Ve artık belki de en çok söylenmesi gereken cümle şudur:
Yeter artık.
Bu ülkenin çocukları daha fazla gecikmiş çözümlerin yükünü taşımamalıdır.
Bu ülkenin anneleri daha fazla kaygıyla yaşamamalıdır.
Bu ülkenin gençleri daha fazla umudunu valizlere koyup başka şehirlere gitmemelidir.
Bu ülke kendi insanına güvenmeyi öğrenmelidir.
Çünkü ortak gelecek tam da burada başlar.
Yasakla değil güvenle.
Korkuyla değil akılla.
Ayrıcalıkla değil adaletle.
Ve belki de en önemlisi, birbirimizin acısını gerçekten hissedebildiğimiz yerde.

Mehmet Halit Demir
23.Dönem Mardin Milletvekili

Ortak Geleceğin Yolu: Yasakla Değil, Güvenle
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.