Köyde Bayram, Kentte Tatil
M.Nuri Alpaslan
Bir zamanlar bayram; takvimde işaretlenen sıradan bir gün değil, hayatın en diri, en sahici anlarından biriydi. Aynı havayı soluyan, aynı duyguda buluşan insanların ortak sevinciydi. Köylüsüyle kentlisiyle herkes, bayramın ne olduğunu bilir; onu yaşar, yaşatırdı. Bayram, sadece kutlanmazdı… hissedilirdi.
Köylerde bayram sabahı, gün doğmadan başlardı. Sessizliğin içinden yükselen bir hazırlık vardı. Erkekler bayram namazı için camiye yönelirken, çocuklar cami kapısında sabırsızlıkla beklerdi. O bekleyiş; sadece bir namazın bitmesini değil, bir geleneğin, bir hürmetin, bir terbiyenin yaşanmasını beklemekti. Büyüklerin elini öpmek, küçüğün büyüğe olan saygısını göstermekti. Namaz biter, cemaat dağılmaz; hep birlikte köy mezarlığına gidilirdi. Çünkü bayram, yaşayanlarla olduğu kadar, bu hayatın yükünü omuzlayıp emanetini devredenlerle de paylaşılırdı. O mezarlar, sadece birer taş değil; bir geçmiş, bir emek, bir hatıraydı.
Sonra bayramlaşma başlardı. En yakın evden başlanır, köyün en son hanesine kadar devam edilirdi. Kapılar kapanmaz, gönüller kapanmazdı. Kimse “gelir mi, gelmez mi” diye düşünmezdi; çünkü herkes gelirdi. Her ev, geleni bekler; her sofra paylaşmak için kurulurdu. Bayram, köyde bir dolaşım değil, bir bütünleşmeydi.
Kentlerde de bayramın bir ağırlığı vardı. Bayramlaşmanın ardından akraba ziyaretleri yapılır, eş dost kapıları çalınırdı. Çocuklar için bayram; harçlıkla alınan bir sevinç değil, yaşanan bir şenlikti. Lunaparklar, sinemalar, oyun alanları; çocukların neşesiyle dolup taşardı. Ama o neşenin arkasında yine bir bağ vardı: aile, akraba, komşuluk…
Zaman değişti. Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, ama insanlar birbirinden uzaklaştı. Tek katlı evlerin yerini çok katlı apartmanlar aldı; kapılar arttı ama kapı çalan azaldı. Aynı binada yaşayan insanlar birbirini tanımaz oldu. Bayramın o dolaşan ruhu, betonların arasında sıkışıp kaldı.
Daha da önemlisi; bir özenme başladı. Başka hayatlara, başka alışkanlıklara, başka anlayışlara… Kendi değerini yeterince görmeyen bir bakış, yavaş yavaş kendi dilini, kendi geleneğini, kendi bayramını arka plana itti. Bayram; ziyaretin, hatırın, paylaşmanın günü olmaktan çıkıp, “tatil planının” bir parçasına dönüştü.
Oysa bayram, kaçılacak bir zaman değil; dönülecek bir yerdir. İnsan kendine, ailesine, geçmişine döner bayramda. Tatil, insanı dinlendirir belki; ama bayram, insanı tamamlar.
Bugün dönüp baktığımızda, aslında kaybettiğimiz şeyin bayramın kendisi değil; bayramı bayram yapan ruh olduğunu görüyoruz. Kapı çalmanın, el öpmenin, hatır sormanın, birlikte olmanın değeri… Bunlar unutuldukça bayram da eksiliyor.
Belki de mesele çok büyük şeyler değil. Yeniden bir kapıyı çalmak, bir büyüğün elini tutmak, bir küçüğün başını okşamak… Bayramı yeniden inşa etmek, aslında insanı yeniden hatırlamaktan geçiyor.
Çünkü bayram; ne köyde kaldı ne şehirde kayboldu. Bayram, insanın içinde kaldı. Onu yaşatacak olan da yine insanın kendisi.
