Kerbelâ Bir Tarih Değil, Bir Ölçüdür
Kemal Kahraman
Zaman sadece günleri ve yılları taşımaz; hafızayı, ibreti ve insanlığın ortak vicdanını da geleceğe taşır. Bazı aylar vardır ki gelişiyle yalnızca takvim yaprakları değişmez, gönüller de başka bir iklime girer. Muharrem ayı işte böylesine müstesna bir zaman dilimidir.
Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın hürmete layık kıldığı dört haram aydan biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
‘’Şüphesiz Allah katında ayların sayısı on ikidir… Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru din budur. O hâlde bu aylarda kendinize zulmetmeyin.’’ (Tevbe, 9/36)
Bu ilahî ikaz, zamanın da bir hukuku bulunduğunu hatırlatır. Nasıl ki bazı mekânlar diğerlerinden daha faziletliyse, bazı zamanlar da kulluğun daha derinden hissedildiği bereket mevsimleridir. Muharrem, işte böyle bir muhasebe ve yenilenme ayıdır.
Resûlullah (s.a.s.) da bu ayın faziletini şu müjdeyle ifade etmiştir:
‘’Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.’’
Muharrem için kullanılan ‘’Şehrullah’’ (Allah’ın ayı) ifadesi, bu zaman diliminin manevî ağırlığını anlatmaya yeter. Mümin için yeni hicrî yıl, yalnızca yeni bir takvimin başlangıcı değil; geçmişi muhasebe edip geleceğe daha sağlam bir iman ve niyetle yürüyebilme fırsatıdır.
Muharrem’in onuncu günü olan Âşûrâ ise tarih boyunca ilahî rahmetin ve kurtuluşun sembolü olmuştur. Rivayetlerde Hz. Âdem’in tevbesinin kabulü, Hz. Nûh’un gemisinin Cûdî’ye oturması, Hz. İbrahim’in ateşten kurtuluşu ve Hz. Musa’nın Firavun’un zulmünden kurtuluşu bu güne nispet edilir.
Peygamber Efendimiz, Medine’de Yahudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını görünce sebebini sormuş; Hz. Musa’nın kurtuluşunu anmak için tuttuklarını öğrenince:
‘’Biz Musa’ya sizden daha yakınız.’’ buyurmuş ve kendisi de o gün oruç tutmuştur.
Ancak İslam tarihinin akışı içinde Âşûrâ, sadece bir kurtuluş günü olarak kalmadı. Hicrî 61 yılında Kerbelâ’da yaşanan büyük acıyla birlikte insanlık vicdanında derin bir yara hâline geldi.
Kerbelâ sadece geçmişte yaşanmış bir savaş değildir.
Kerbelâ, hak ile zulmün karşı karşıya geldiği en büyük vicdan imtihanlarından biridir.
Hz. Hüseyin’in kıyamı makam için değildi; hakikatin korunması içindi. O, sessiz kalmanın zulmü büyüttüğünü gösterdi. Yanında sayıca az ama inanç bakımından sarsılmaz bir topluluk vardı. Günlerce susuz bırakılan çocuklar, kadınlar ve sadakatlerinden vazgeçmeyen insanlar…
Kerbelâ bize şu gerçeği öğretir:
Haklı olmak için kalabalık olmak gerekmez.
Bazen doğruluk, bir avuç insanın omuzlarında yükselir.
Peygamber Efendimiz torunu Hz. Hüseyin hakkında şöyle buyurmuştur:
‘’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah Hüseyin’i seveni sevsin.’’
Bu sevgi yalnızca dedenin torununa duyduğu şefkat değildi. Aynı zamanda hakikate, adalete ve istikamete duyulan sevginin ifadesiydi.
Kerbelâ’nın ruhunu anlamak için Hz. Ali’nin adalet anlayışını da hatırlamak gerekir. Ona nispet edilen şu söz, insanlık için evrensel bir ilkedir:
‘’İnsanlar ya dinde kardeşindir ya da yaratılışta eşindir.’’
Bu anlayış, insanı inancı, rengi veya diliyle değil; insan oluşuyla değerli görmenin en güzel ifadesidir.
Ehl-i Beyt sevgisi ise ümmeti ayrıştıran değil, birleştiren ortak bir değerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
‘’De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.’’ (Şûrâ, 42/23)
Hz. Hasan’ın ümmetin kanı dökülmesin diye gösterdiği fedakârlık ile Hz. Hüseyin’in hakikati korumak uğruna sergilediği direniş, birbirine zıt değil; aynı davanın iki farklı hikmetidir. Biri birliği korumuş, diğeri hakikatin unutulmaması için canını ortaya koymuştur.
Kerbelâ’nın sessiz kahramanı ise Hz. Zeyneb’dir. Esaret yollarında bile vakarını kaybetmeyen, yaşadığı tarifsiz acılara rağmen hakkı haykırmaktan vazgeçmeyen Hz. Zeyneb, Kerbelâ’nın mesajını sonraki nesillere taşıyan en güçlü isimlerden biri olmuştur.
Bugün Kerbelâ’yı anmak, yalnızca tarihte yaşanmış bir acıyı hatırlamak değildir.
Asıl soru şudur:
Bugün biz hangi taraftayız?
Hakkın yanında mı?
Yoksa menfaatin yanında mı?
Mazlumun sesi olabiliyor muyuz?
Adalet uğruna bedel ödemeye hazır mıyız?
Çünkü Kerbelâ sadece çölde yaşanmadı.
İnsan, her gün kendi içinde de bir Kerbelâ yaşar. Vicdanıyla çıkarı, doğrulukla korkusu, hakikatle sessizliği arasında tercih yapmak zorunda kalır.
İşte bu yüzden denilmiştir:
‘’Her gün Âşûrâ, her yer Kerbelâ.’’
Bu söz, bir yas çağrısı değil; diri bir vicdan çağrısıdır.
Muharrem bize zamanı doğru değerlendirmeyi, Âşûrâ teslimiyeti, Kerbelâ ise onuru ve adaleti öğretmektedir.
Hz. Hüseyin’i sevmek, sadece gözyaşı dökmek değil; onun temsil ettiği doğruluğu, cesareti, merhameti ve adalet anlayışını hayatımıza taşımaktır.
Kerbelâ’yı anlamak, haksızlık karşısında susmamaktır.
Çünkü zulüm karşısında tarafsızlık, çoğu zaman zulmün sessiz ortağı olmaktır.
Rabbimiz, bizleri Muharrem’in bereketinden istifade eden, Âşûrâ’nın hikmetini kavrayan, Kerbelâ’nın ibretini hayatına taşıyan ve Ehl-i Beyt sevgisini gönlünde yaşatan kullarından eylesin. Zulme karşı hakkı söyleme cesareti, adaleti ayakta tutma iradesi ve Resûlullah’ın emanetine layık olma şuuru nasip eylesin.
Âmin.
