SÖZÜN DEĞERİ VE GÜVENİN İNŞASI
M. Nuri Alpaslan
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen bir hakikat vardır: Güven yoksa sözün değeri yoktur. Bu nedenle Yüce Allah, insanlığa gönderdiği peygamberleri yalnızca bir mesajla değil, aynı zamanda eminlik sıfatıyla desteklemiştir. Çünkü tebliğin ilk şartı, muhatabın kalbinde güven inşa etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nuh, Hz. Hûd ve Hz. Lût’un kavimlerine hitaplarında tekrar eden bir ifade vardır: “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Bu söz, sadece bir tanıtım değil; ilahî davetin temel ilkesidir.
Hz. Nuh (a.s.), kavmini yıllarca sabırla hakka davet ederken önce kendi güvenilirliğini ortaya koymuştur. Gece gündüz demeden yaptığı tebliğin başlangıcında, “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim” diyerek sözünün dayanağını açıkça ifade etmiştir. Çünkü güvenin olmadığı yerde davetin karşılık bulmayacağını en iyi o biliyordu. Aynı hakikat, Hz. Hûd (a.s.) ile Âd kavmine gönderildiğinde de tekrar etmiştir. O da kavmine hitap ederken önce eminliğini beyan etmiş, sonra onları hakka çağırmıştır. İnsanlar, kendilerine güven vermeyen birine değil; doğruluğundan emin oldukları birine kulak verirler. Hz. Lût (a.s.) ise en çetin toplumlardan birine gönderilmiş, sapkınlığın yaygınlaştığı bir ortamda dimdik durmuştur. Ancak o da söze aynı yerden başlamıştır: “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Demek ki şartlar ne kadar ağır olursa olsun değişmeyen ilke şudur: Hak söz, ancak emin bir dilden çıktığında tesir eder.
Bu silsilenin son halkasında ise eminliğin zirvesi vardır: Hz. Muhammed (s.a.v.). O, daha peygamber olmadan önce toplumun verdiği bir unvanla anılıyordu: Muhammedü’l-Emîn. Bu unvan ne bir makamın ne de bir görevin sonucuydu; bizzat hayatının şahidiydi. İnsanlar en kıymetli emanetlerini ona teslim eder, en zor meselelerinde onun hükmüne başvurur, sözünün doğruluğundan asla şüphe etmezlerdi. Peygamberlikle görevlendirildiğinde kavmine, “Size şu dağın arkasında bir ordu var desem bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, aldıkları cevap aslında onun hayatının özetiydi: “Evet inanırız, çünkü senden hiç yalan duymadık.” İşte bu güven, onun tebliğinin en sağlam zemini olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), eminliği sadece sözde bırakmamış, hayatının her anında yaşamıştır. Hicret ederken bile kendisine emanet edilen malları sahiplerine ulaştırmadan ayrılmamış, düşmanlarının emanetine dahi ihanet etmemiştir. Bu, güvenin en yüksek derecesidir. Nitekim “Emaneti olmayanın imanı yoktur” buyurarak eminliği imanın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya koymuştur.
Bugün dönüp baktığımızda, peygamberlerin ortak dilinin mucizelerden önce güven olduğunu açıkça görürüz. Hz. Nuh’tan Hz. Hûd’a, Hz. Lût’tan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uzanan bu çizgi bize şunu öğretir: İnsanları etkilemenin yolu yüksek sesle konuşmak değil, güvenilir bir hayat yaşamaktır. Çünkü güven makamla verilmez, yetkiyle kazanılmaz; sözle değil, duruşla inşa edilir. Ahir zamanın en büyük kaybı da burada başlar: Söz çoğalır, fakat güven azalır. Oysa peygamberler bize başka bir yol göstermiştir: Önce emin ol, sonra konuş. Çünkü emin olanın sözü tesir eder, güven verenin izleri kalır ve emanete sahip çıkanlar hem dünyada hem ahirette yücelir. Bu silsilenin son halkası olan Muhammedü’l-Emîn’in ümmeti olmak ise yalnızca ona inanmakla değil, onun gibi güvenilir bir hayat yaşamaya gayret etmekle mümkündür.
