Yazar Bülent Tekin: Tepkiler Üzerine
Alevi aydınların yayınladığı bir tepki nedeniyle siyasi ve taraflı bakış içinde olmamak koşuluyla Kürt tarihini yazan bir yazar olarak bazı bilgiler ya da açıklamalar yapma ihtiyacını duydum. Amacımız taraf değil, hakikati tam bulamasak da hakikate yaklaşmaktır. Amacımız budur.
İdris-i Bitlisi hakkında çok sayıda farklı düşünceler vardır. Kürtlerin ve Türklerin (Osmanlı’nın) zorunlu karşılaşması karşısındaki tavrı ve yaptıklarının anlaşılması oldukça önem taşımaktadır. Aslında bu durum bir bakıma Kürt Sorunu’nun (bir bakıma da Türk Sorunu’dur) başlangıcı olarak da düşünülebilir.
14. yüzyıl başlarına kadar genelde Osmanlı padişahları Avrupa tarafına, daha doğrusu Batı’ya olan ilerlemelerini sürdürdüler. 16. yüzyıl başlarında ise durum farklı olacaktır. Çünkü yıkılan Akkoyunlu hanedanlığının yerine doğuda kurulan Safevi Devleti’nin resmi mezhebi Şiilik olacaktı ve bu durum Sünni Osmanlı Devleti ile oldukça problemler yaratacaktı. Şii Safevi Devleti batıya doğru genişleme siyaseti izleyecek ve ilk karşılaştığı yerler Kürtlerin yaşadığı bölgeler (Kürdistan)olacaktı. Ve bu genişleme II. Beyazıt döneminde Osmanlı için epey tehlikeler yaratacaktı.
1514 yılının başında, İdris-i Bitlisi, 28 Kürt beyini temsilen Yavuz Sultan Selim ile ile Amasya’da bir araya geldi. İdris-i Bitlisi bu anlaşmadan sonra yanında bu mektuptan başka Yavuz’un mühürlediği boş beratlar, bayraklar ve hediyeleri gerekli göreceği beylere vermek üzere döndü. İdris-i Bitlisî, beratları ihtiyaca ve talebe göre doldurmaya izinliydi.
Alevi katliamı konusuna gelmek isterim.
Aslında konuya ilk değinen Çaldıran Savaşı öncesinde; İran’a sefer kararı alınırken ve savaş sırasında Yavuz’un yanında bulunan, olaylara bizzat tanıklık eden İdris-i Bitlisi’dir. Bitlisi savaştan hemen sonra yazdığı “Selim Şah-name” adlı eserinde Sultan Selim’in fermanıyla Osmanlı topraklarındaki 40 bin Kızılbaş’ın adı deftere yazıldı, Sultan bunların öldürülmeleri fermanını verdi. Öldürülenlerin sayısı 40 bini geçti der. Daha sonra tarihçiler, başka hiçbir yerde bir belgeye rastlamadan kimi Bitlisi’nin adını vererek, kimi de vermeden bu bilgileri tekrarladı.
Zamanla Kızılbaş sözü ‘Alevi’ye’, ‘Dersimli Kürt Alevi’ye’, ‘Kürt ve Türk Alevi’ye’ dönüştü. Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine bile giderken ordusunun bel kemiğini Yeniçeriler oluşturuyordu. Çaldıran’da Bektaşi Yeniçeriler, Şah İsmail’in Kızılbaş ordusuyla savaştı. Sultan Selim neredeyse tek başına İran seferine karar vermişti. Vezir ve paşaları daha işin başındayken, ordusu ve Yeniçeriler yol boyunca, Çaldıran’a kadar hep bu sefere karşı durdular.
Şah İsmail, savaşı kazanacağına kesin gözle baktığı ve en ön saflarda çarpıştığı savaş meydanından kaçarak önce başkent Tebriz’e, oradan İran’ın içlerine doğru uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Tebriz hiç direnmeden teslim olmuş, ama Yavuz sadece dokuz gün kaldığı şehirden Yeniçerilerin muhalefeti üzerine Amasya’ya dönmek zorunda kalmıştı. Diğer bir deyişle savaş kazanıldığı, başkent ele geçirildiği halde Osmanlı ordusunun muhalefeti devam etmişti. Sultan istemediği halde Amasya’ya döndü. Kürtlere ve başka halklara ‘ilkbaharda döneceğim’ dediği halde sözünde duramadı ve dönemedi. İstanbul’a gitti. İçerideki muhalefet nedeniyle yol boyunca ve İstanbul’da pek çok cezalar verdi, aziller yaptı, kelleler uçurdu.
Çaldıran Savaşı ve hemen ardından sıcağı sıcağına yaşanan gelişmeler, tarihte en büyük ve en önemli, en gerçek Kürt-Türk ittifakına işaret eder. Sağlanan Kürt Osmanlı ittifakıyla Kürdistan’ın büyük bir bölümü kurtuldu, Kürt beyleri kendi eski geleneksel hükümet ve beylik statülerine kavuştular, Osmanlının içinde özerk bölgeler olarak kendilerini Safevilere ve Memluklere karşı güvenceye aldılar.
Sonuç olarak kırk bin Kızılbaş’ın katledilmesi sadece Selim Şah-name’de var. Olaya belgesel açıdan bakmak gerekirse, madem eserde böyle bir bilgi var, kesinlikle ‘olmamıştır’ da denemez. Bu konuda başka da bir belge şu ana kadar çıkmamıştır.
Tartışma yaratan Abdullah Öcalan’ın bu konudaki görüşlerine gelince… İlk dönemde yani PKK’nin kuruluş yıllarında Abdullah Öcalan’ın bu konu üzerindeki düşüncesi şöyledir: Öcalan’a göre, “batıdan doğuya ve güneyden kuzeye doğru kervan yollarının [“Baharat ve İpek Yolu denen kıtalararası yollar”ın] geçtiği bölgenin ortasında yer alan” ve bu nedenle “stratejik bir öneme sahip” olan Kürdistan için Osmanlı, Memlük ve Safevi devletleri savaşmış ve sonuç şöyle olmuştur: “Bu mücadelede Osmanlılar, tampon bir bölge olarak düşündükleri Kürdistan’da, Kürt beyliklerine, büyük tavizler karşılığında, adeta içte serbest dışta bağımlı bir devlet statüsü vererek, onların büyük bir bölümünü yanlarına çekmeyi başardılar. Osmanlıların bir ajanı gibi hareket eden İdris-i Bitlisi’nin de, Kürdistan’ın Osmanlılara bu şekilde bağlanmasında büyük katkısı oldu. Kürt beyliklerini, dolayısıyla savaşçı Kürt aşiretlerini yanına çeken Osmanlı sultanı Yavuz için, İran Safevi devletini ve Mısır Memlük devletini Kürdistan’dan atmak pek zor olmadı. (…) Osmanlılarla İranlılar, aralarındaki hegemonya mücadelesinde, gerçek çıkarlarını gizlemek ve halkları birbirine kırdırarak yönetmek için, daha önce yaratılan Sünnicik-Alevilik çelişkisini de bu dönemde kızıştırdılar.”
Öcalan’ın söz konusu döneme dair değerlendirmesinde, dikkat çeken diğer bir husus da Sünnilik-Alevilik konusudur. Öcalan, Osmanlı ile Safevilerin savaşını mezhebi nedenlere indirgememekte; bununla birlikte mezhep çelişkilerinin iki devlet tarafından “çıkarlarını gizlemek ve halkları birbirine kırdırarak yönetmek” için yaratılmış sunî bir neden olarak öne sürüldüğünü savunmaktadır. Bu değerlendirme, Kürtlerin Sünni mezhep çelişkilerine alet edilmesinde rol oynayan Bitlisî’nin “ajan”lığını da izah etmektedir. Yani belki de şöyle bir çıkarım yapılabilr mi diye de düşünmeden edemiyorum: Kürt beyleri Şiiliği kabul etselerdi bugün buralarda başka bir inanç mı çoğunlukta olurdu?
1990’lı yılların ilk dönemlerine gelindiğinde Öcalan’ın, ideolojik olarak değilse de, siyasi söyleminde “din açılımı” yaptığı görülmektedir. Bir analize göre de durum acaba şöyle midir? İlk on-on beş yılın ardından, muhtemelen Kürdistan’daki epey zorlu pratik mücadelenin deneyiminin kaçınılmaz sonucu olarak, Öcalan, pek çok konuda olduğu gibi, belki de en fazla din söyleminde yumuşamaya gitmiştir. Hatta Öcalan’ın din konusundaki yeni dönem siyasi söylemi, korunmaya devam edilen ideolojik söyleminin neredeyse tam zıttı olmuştur.
1999’da başlayan İmralı durumu sonrasında Abdullah Öcalan’ın fikirlerinde önemli değişimler olmuştur. Yeni döneminde güncel siyasi konularda olduğu kadar, tarih yazımında da birçok açıdan farklı bir çerçeveyi esas alan Öcalan, özellikle siyasi söylemde İdris-i Bitlisi’yi ve tarihsel rolünü ters yüz etmiştir; Bitlisi artık bir “ajan” değil, “politik ve ideolojik [bir] mimar”dır.
Öncelikle Öcalan’ın yeni döneminde Bitlisi’yi iki farklı yoruma tabi tuttuğu söylenebilir; ilkinde itibarlı kılarken, ikincisinde bir bakıma 1970’lerdeki söylemini tekrarlayarak lanetlemeye devam etmiştir. Ancak Bitlisi’yi itibarlı kılan şu yorum, özellikle siyasi açıdan çok daha öne çıkmaktadır: “16. yüzyılın başlarında hem Safevi hem de Osmanlı saraylarında etkili olan İdris-i Bitlisi, dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Kendi bağımsız krallık rejimini kuramayan Kürt beylikleri, çıkışı hegemonik güçlerin saraylarında aramaktadır. Önceleri Safevi Hanedanlığı’nın kuruluşunda etkin rolleri olan Kürt beylikleri, Şialığın resmi mezhep haline getirilmesiyle kendilerini tehdit altında hissettiler. Sünni mezhepten oluşları onları Osmanlı Hanedanlığı ile işbirliğine yöneltti. Bunda önemli çıkarları vardı. İdris-i Bitlisi bu yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarıdır. Kürdistan beyliklerinin büyük çoğunluğu, Osmanlı Hanedanlığı’yla eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştılar. Bu, koşulların uygun kıldığı gönüllü bir ittifaktı. Osmanlı iktidar sisteminde kendine özgü bir konumlanışları vardı. Kürt beylikleri belki kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyiyle daha çok bağımsız olabilirler, gelecekte daha merkezî bir saltanat geliştirebilirlerdi. Ama unutmamak gerekir ki, dönemin koşulları çok sayıda saltanat rejiminden ziyade, birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu kendini bu tarzda inşa ediyordu. Bağımsız krallıklar kural değil istisnaydı. Dolayısıyla İdris-i Bitlisi önderliğinde girişilen ittifak çalışmaları dönemine göre uygun ve başarılıdır. Sakıncası, sonradan ortaya çıkacak olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmaması, konjonktürel kalmasıdır. İdris-i Bitlisi’nin konumu 19. yüzyılda beylik sisteminin çöküşü sonrasında içine girilen tehlikeli işbirlikçilikle karşılaştırılamaz. Bu tarz bir karşılaştırma dönemsel koşulları hesaba katmayan, dönemleri birbirine karıştıran hatalı bir analojiye dayanır. Zaten belki de bu analiz ya da görüş bugün çok konuşulan ve tepki gören bir ortama neden olmuştur.
Bu hususlar bütünlüklü olarak göz önüne alındığında bir görüşe göre, Öcalan’ın ilk etapta Bitlisi’yi ve tarihsel rolünü olumlaması çelişkili hale gelmektedir. Ama bu çelişkinin bir açıklaması vardır. Öncelikle PKK’yi kurduğu yıllardan beri, ideolojik bir gereklilik olarak, geleneksel Kürt sınıflarıyla arasına koyduğu mesafeyi korumakta ısrar ettiği anlaşılan Öcalan, kendisinin ve örgütünün Kürtlerin özgürlük mücadelesindeki tarihsel yerini biricikleştirmeye, emsalsiz kılmaya ve hayati önemde gördüğü “halkçılığı” (ya da ezilenlerin savunuculuğunu) tekraren vurgulamaya devam etmektedir. Belki de Öcalan, Kürt meselesinin günümüzdeki şartlarını gözeterek hareket etmekte, tarihi buna göre yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır.
Öcalan’a göre, Kürt-Türk ilişkilerinde üç önemli tarihsel kavşak vardır. Birincisi, 1071’deki Malazgirt Savaşı, ikincisi Yavuz Sultan Selim dönemindeki Çaldıran ve Mercidabık savaşları, üçüncüsü ise 1920’lerin başında Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı… Öcalan, “stratejik” önem atfettiği bu tarihsel kavşaklardaki Kürt-Türk ilişkilerinin esasını, Malazgirt Savaşı ile açıklamaya girişmektedir. Buna göre, İslâm’ı seçmelerinin esas nedenini de oluşturan Bizans saldırılarına karşı Kürtler, güvenlik ihtiyacı duymaktaydılar. “Yeni yurt ihtiyaçları olan” Türk boyları da, ya Kürtlerle savaşıp işgalci güç konumuna düşeceklerdi ya da ortak düşman Bizans’ı batıya sürerek ihtiyaçlarını karşılayacaklardı; onlar ikincisini seçerek, tarihsel Kürt-Türk ittifakının temellerini atmıştır. Dolayısıyla “Kürtlerle Türklerin ortak savaşı”nın “sonuçları açıktır.”
“Türk boyları için Anadolu’nun kapıları açılmış, tarihî bir dönem başlamıştır. Kürtler ise kendilerini yüzyıllardan beri sürekli baskılayan ve geriye iten tarihî bir engelleyici güçten kurtulmuş olmaktadır. İslâm bu ilişkide harç görevini görmüştür. İslâm örtüsü altında verilen ortak savaş, aslında kabile ve aşiret özellikleri ağır basan iki halkın varlıklarını koruma ve geliştirme amaçlıydı. Başarısızlık daha o zaman her iki halk için varlıklarını yitirme ve gerileme anlamına gelecekti.”
Öcalan’ın okumasına göre, Bitlisi’nin mimarlık dehası, Kürt- Türk ilişkilerinde “iki halkın varlıklarını koruma ve geliştirme amaçlı” stratejide İslâm’dan faydalanmasıyla da ilgilidir. Bu esas amaç için verilen “ortak savaş”ta (Malazgirt, Çaldıran, Mercidabık ve Kurtuluş savaşlarında), İslâm “örtüsü” “bu ilişkide harç görevini görmüştür.” İslâm dininin Kürt-Türk ilişkilerinde harç olduğu iddiası, hiç kuşkusuz güncel siyasi programın ihtiyacı olarak tarihselleştirilmiştir. Öcalan, 1990’lı yılların başından beri “Bağımsız Birleşik Kürdistan” amacını terk ettiğini ve “ortak vatan”da bir çözümü hedeflediğini tekrarlamaktadır.
1970’lerde şekillenen kurucu söyleminde Kürdistan’ın yeniden talanı dolayısıyla Bitlisi’nin hainleştirilmesi, Zerdüştlük dininin etnikleştirilmesi ve buna karşın İslâm’ın “yabancı”laştırılmasının, Öcalan’ın milliyetçi ve sosyalist ideolojisiyle tutarlılık arz ettiği söylenebilir. 1990’lardan itibaren gerek Sünni İslâm’ın gerekse de Alevilik ve benzeri inançların sahiplenilmesi, pragmatizmin milliyetçi davadaki işlevi gereğidir. 2000’lerden sonraki “ikinci döneminde” iktidar ve karşıtlığı üzerine kurguladığı söyleminde, Öcalan’ın Zerdüştlüğü, geleneksel toplumsal yapıları ve Sünni İslâm’ın ötekisi konumundaki Alevilik ve benzeri inançları, kırk yıl önceki söylemini tekrarlayacak biçimde, etnikleştirmeye devam etmesi, yeni dönem ideolojisine ters düşmemektedir. Kısacası bir değişim yaşanmıştır. Konjünktürel ve dünya gidişatına yani şartlara göre radikal bir değişim yaşanmıştır. Öcalan’ın bu konudaki durumu bu olmalıdır diye düşünüyorum. Son zamanlarda bu konuda gösterilen bazı kırılganlıkların, alınmaların giderildiğini düşünüyorum. Yeni barış sürecinin başarıya ulaşması önemli bir ilerleme olacaktır. Kimsenin kimseyi incitmediği, insanca yaşamanın esas olduğu, her türlü düşünce ve inancın korkusuzca yaşayacağı bir dünya istiyoruz.
Saygı ile.
Bülent Tekin
