Kıble: Yüzümüz Kâbe’ye, Kalbimiz Allah’ın Rızasına
Kemal Kahraman
Geçen yazımızda kıblenin yalnızca bedenin yöneldiği bir cihet olmadığını; mümine hayatının istikametini de hatırlatan güçlü bir sembol olduğunu ele almıştık. Kıble değişikliğinde sahâbîlerin gösterdiği teslimiyet, bize kulluğun gerektiğinde yön değiştirebilmeyi de gerektirdiğini göstermişti.
Şimdi ise soruyu biraz daha kendimize yöneltelim:
Kalbimizin kıblesi ne? Hayatımızın yönünü gerçekten ne belirliyor?
Gerçek istikamet, dünyadan el etek çekmek değildir. Mümin servet ve makam sahibi olabilir, başarılı olabilir. Ancak bunların hiçbiri kalbin merkezine yerleşmemeli, Allah’ın rızasının önüne geçmemelidir.
Modern hayatın beğenilme arzusu, tüketim tutkusu, mal, mülk, makam ve sürekli daha fazlasına sahip olma isteği insanı farkında olmadan farklı merkezlerin etrafında döndürebilir.
Bu yüzden insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
Hayatımın yönünü gerçekten ne belirliyor?
Kararlarımda Allah’ın rızası mı, insanların beğenisi mi öne çıkıyor? Kazancımda helâl-haram hassasiyeti mi, daha fazlasına sahip olma tutkusu mu belirleyici? Kimsenin görmediği bir yerde de doğru olanı yapabiliyor muyum?
İnsanın gerçeği, büyük sözlerden çok küçük görünen tercihlerinde ortaya çıkar. Ticarette dürüst olmak, emanete sahip çıkmak, haram kazançtan uzak durmak, öfkesini kontrol etmek, dilini yalandan korumak ve kimsenin görmediği yerde de Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamak… Bunların her biri kıble bilincinin hayata yansıyan yönleridir.
İnsan yüzünü Kâbe’ye çevirebilir; fakat ticaretinde haksızlığa, dilinde yalana, kalbinde kibre, gözünde harama yöneliyorsa, bedeninin yönelişi ile hayatının istikameti arasında bir uyumsuzluk var demektir.
Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Ameller niyetlere göredir. Herkes sadece niyetinin karşılığını alır.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1)
Bu sebeple mümin yalnızca ne yaptığına değil, niçin yaptığına da dikkat etmelidir.
İnsanların takdirini kazanmak için yapılan bir iyilik ile Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan iyilik dışarıdan aynı görünebilir. Fakat niyetler farklı olduğunda yapılan işin anlamı da değişir.
Kalbin yönünü belirleyen yalnızca insanların beğenisi de değildir. Bazen insanı Allah’ın rızasından uzaklaştıran şey kendi arzularıdır. İnsan kendi isteğini Allah’ın hükmünün önüne geçirdiğinde nefsinin yönlendirmesine teslim olur.
Kur’an bu tehlikeye şöyle dikkat çeker:
“Hevâsını ilâh edineni gördün mü?” (Furkân, 25/43)
Buradaki asıl tehlike, kişinin kendi arzusunu hakikatin ve helâl-haram ölçülerinin önüne geçirerek hayatının nihai ölçüsü hâline getirmesidir.
Müminin kalbindeki gerçek merkez Allah’ın rızası olmalıdır.
Kıble aynı zamanda ümmet birliğinin görünür bir işaretidir. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, farklı dilleri konuşan, farklı kültürlere sahip milyonlarca Müslüman namazda aynı kıbleye yönelir.
Cemaatle namazda zengin ile fakir, yönetici ile yönetilen, yaşlı ile genç aynı safta durur. Makam, servet, dil ve millet kıble karşısında üstünlük sebebi değildir. Herkes aynı Rabbin huzurundadır.
Demek ki kıble, farklılıklarımızı ortadan kaldıran bir tekdüzelik değil; farklılıklarımızın üzerinde bizi aynı kulluk istikametinde buluşturan ortak bir merkezdir.
Aynı kıbleye yönelen bedenlerin birbirine karşı şefkat, merhamet, adalet, kardeşlik ve hakkaniyetle yönelmesi gerekir. Çünkü kıble birliğinin hayatımıza yansıması, kardeşlik hukukunu korumakla mümkündür.
İnsan bazen kıbleyi bulmak için pusulaya, haritaya veya telefonundaki uygulamalara başvurur. Peki hayatının istikametini belirlerken hangi ölçüye başvuruyor?
Bizi Allah’ın rızasına götüren bir ölçümüz var mı?
Oysa asıl kayboluş, pusulanın yönünü şaşırması değil; insanın Rabbinden uzaklaşmasıdır.
Kıbleyi bilmek yetmez; kıblenin gösterdiği istikamette yürümek gerekir.
Her namaz, bunun için yeniden bir fırsattır. Her tekbir, dünyanın dağınıklığından sıyrılıp Allah’ın huzuruna yönelmeyi; her kıyam kullukta doğrulmayı; her rükû tevazuyu; her secde ise nefsin kibirden arınıp Rabbine teslim oluşunu hatırlatır.
Bu yüzden insan namazdan sonra kendisine şu soruyu sorabilir:
“Yüzümü kıbleye çevirdiğim gibi, hayatımı da Allah’ın rızasına çevirebiliyor muyum?”
İnsan tökezleyebilir, gaflete düşebilir, yanlış tercihler yapabilir. Önemli olan hiç hata etmemek değil, yönünü kaybettiğinde yeniden Allah’a dönebilmektir.
Çünkü kulluk, her defasında yeniden Allah’a yönelmeyi ve hatasını fark ettiğinde istikametini düzeltmeyi gerektirir.
Kâbe’ye dönmek bir yönelişin başlangıcıdır; Allah’ın rızasına doğru yürümek ise ömür boyu süren bir kulluk yolculuğudur.
Yüzümüz Kâbe’ye, kalbimiz Allah’ın rızasına dönük olsun.
Rabbimiz! Bizleri yüzümüzü kıbleye, kalbimizi ihlâsa, aklımızı hikmete, dilimizi hakikate, ellerimizi hayra ve adımlarımızı doğru istikamete yöneltmiş kullarından eyle.
Âmin.
