Mehmet Halit Demir
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. Sahte Cennet Vaadiyle Satılan Büyük Cehennem

Sahte Cennet Vaadiyle Satılan Büyük Cehennem

featured

Sahte Cennet Vaadiyle Satılan Büyük Cehennem

Yeryüzünde kötülük hiçbir zaman çıplak gelmedi. Hiçbir zulüm, hiçbir soykırım, hiçbir adaletsizlik “Ben kötüyüm” diyerek kapıyı çalmadı. Hepsi kendini bir iyilik diliyle, bir kurtuluş vaadiyle, bir cennet söylemiyle sundu. Çünkü şeytan bile, insanı cehenneme çağırırken cennet kelimesini kullanır.

Bugün de farklı değil.

Bugün siyonist ve emperyalist zalimlerin, kanla iktidar kuranların; kendilerine destek olan işbirlikçilere vadettiği şey bir cennet. Ama bu cennet; Kur’an’da anlatılan, altından ırmaklar akan, içinde kin ve hile olmayan bir yer değil. Bu cennet; kanla sulanmış, mazlumun ahıyla büyümüş, haramla yeşermiş bir bahçe.

Bu cennetin meyveleri bellidir:

Makam.

Para.

Dokunulmazlık.

Ekranlar.

Saray kapıları.

Ve en önemlisi: Cezasızlık hissi.

Dünyanın birçok yerinde, isimlerini anmaya gerek olmayan ama herkesin yüzünü ezbere bildiği adamlar; bu cenneti dağıtıyor. Kimi Washington’da kravatını düzeltiyor, kimi Tel Aviv’de tahrif edilmis kutsal metinleri silah gibi kullanıyor, kimi Avrupa’nın kalbinde “insan hakları” konuşup silah satıyor.

Coğrafya değişiyor, yöntem değişiyor ama ruh aynı.

Yani Dünyanın en tehlikeli yalanları, büyük vaatlerle değil; küçük, süslü ve ulaşılabilir görünen “cennetlerle” satılıyor. Siyonistlerin, ve zorbalarin, kirli aklın ve kanla beslenen düzenlerinin en iyi bildiği şey budur: İnsanlara asla gerçeği değil, ambalajı sunmak. İçinde ne olduğu kimsenin umurunda değildir; yeter ki dışı parlak olsun, yeter ki “kazanç” hissi uyandırsın.

Bugün kendilerine destek olan işbirlikçilere vaat edilen şey tam olarak budur: evet, sahte bir cennet. Ama bu cennet, adaletin, erdemin, ahlakın değil; kanın, vahşetin, hırsızlığın, dolandırıcılığın, fesadın, vicdansızlığın ve ahlaksızlığın meyveleriyle dolu bir bahçedir. Sahte ama cazip… Kısa vadeli ama göz alıcı… İnsan onurunu satmaya yetecek kadar kârlı gösterilir.

Bu sahte cennet, işbirlikçilere “dünyalık” olarak sunulur. Onlara denir ki:

“Sen bizimle ol, gerisini düşünme.”

Ve isbirlikciler sonrasini düşünmezler. Çünkü düşünmek, vicdan gerektirir.

işte Rabbimiz bunun icin uyarıyor.

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur.” (Hud, 113)

Bugün bu ayet, görmezden geliniyor.

Ve asıl mesele burada başlıyor.

Bu sahte cennet, yalnızca bir ön bahçedir. Asıl büyük cennet, siyonistlerin kendileri içindir. Ve o büyük cennet, hayal edemeyeceğimiz kadar kötülükle, pislikle, adilikle, şerefsizlikle doludur.

Bugün dünya gündemindeki Epstein soruşturmaları yine gösteriyor ki, benzer pek çok vahşet ve rezalet söz konusu olduğunda siyonist ve emperyalist odaklara neredeyse hiçbir şey olmuyor. Oysa Allah muhafaza, bu pislikler Müslüman ülkelerde yaşansaydı nasıl bir saldırı ve linç furyasıyla karşılaşacağımızı hayal etmek bile zor.

İnsanligin bas belasi siyonizim, kendileri için hayal ettikleri büyük cenneti; Epstein gibi seytani oyunlarla başkalarının mezarları üzerine kurar. Onların cennetinde merhamet yoktur. Onların cennetinde hesap günü yoktur. Onların cennetinde Allah yoktur.

Ama işte en büyük yanılgı da buradadır.

Çünkü Kur’an bize şunu söyler:

“Zulmedenlerin yaptıklarını Allah’tan gizli sanma.” (İbrahim, 42)

Onların dünyasında cehennem, başkaları içindir. Kendileri içinse sınırsız bir keyif alanı vardır: Gücün sarhoşluğu, cezasızlığın verdiği haz, başkalarının acısı üzerinden kurulan refah.
Ancak:Bu büyük cennetlerin tamamı, aslında ertelenmiş cehennemdir.

Evet bugün dünya siyasetine baktığımızda gördüğümüz manzara tam olarak budur. Adaletsiz, ram olmuş, gücün önünde eğilmiş bir haydut düzeni. Hukukun değil çıkarın, ahlakın değil silahın, hakikatin değil propagandanın konuştuğu bir küresel tiyatro. Güçlü olanın her şeyi meşru sayıldığı, zayıf olanın ise insanlıktan çıkarıldığı bir çağ.

Ve bu çağda “işbirlikçilik”, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değildir; (Hud, 113)ayetin ifadesiyle sistematik bir suç ortaklığıdır.

Kur’an’da Firavun’dan bahsedilirken, onun zulmünü mümkün kılan bir çevre de anlatılır. Firavun’un sihirbazları, saray adamları, susan halkı… Firavun, tek başına Firavun değildi.

Bugün de öyle.

Bugünün Firavunları Tel Aviv’de yalnız değil. Washington’da, Londra’da, Berlin’de, Paris’te destekçileri var. Medyada aklayıcıları var. Akademide meşrulaştırıcıları var. Dini metinleri eğip büken istismarcıları var.

Yani Bugünün işbirlikçileri, dünün cellatlarından farklı değildir. Sadece ellerindeki aletler değişmiştir.

Eskiden kılıç vardı, bugün medya var. Eskiden zindan vardı, bugün algoritma var. Eskiden sürgün vardı, bugün itibarsızlaştırma var. Ama sonuç aynıdır: Hakikatin boğulması.

Bu işbirlikçilere satılan sahte cennet, çoğu zaman “normalleşme” kılıfına sarılır.

“Bu işler böyledir.”
“Dünya böyle dönüyor.”

“Ben yapmazsam başkası yapacak.”

Bu cümlelerin her biri, insanın kendi vicdanını susturmak için bulduğu ucuz mazeretlerdir. Çünkü insan bilir. İçten içe bilir. Yanlış olduğunu bilir. Ama bilmek yetmez; direnmek gerekir. Direnmeyen, ortak olur.

Siyonist ve emperyalist düzenler, insanları önce ahlaki eşiklerinden vazgeçirir. Küçük bir tavizle başlar her şey. Bir görmezden gelme… Bir susma… Bir “şimdilik” deme… Sonra taviz, alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık, karakteri bozar. Karakter bozulunca artık cennetle cehennem yer değiştirir.
İşte o noktada, kanla beslenen bahçede yetişen meyveler “normal” görünmeye başlar.

Birinin hakkı yenir, “ama o da…” diye başlanır cümleye.

Birinin hayatı karartılır, “devlet menfaati” denir.

Bir çocuk ölür, “yan etki” denir.

İşte siyonizmin kurduğu düzen tam olarak budur.

Gazze’deki yıkımı yaparken, kendilerine destek olanlara da sahte cennetleri tabiki sunuyorlar.İş birlikci ülkeye askeri yardım. Bir siyasetçiye koltuk. Bir gazeteciye ekran. Bir akademisyene fon. Bir din adamına kürsü. Hepsi payını alıyor. Hepsi susuyor. Hepsi “ama” ile başlayan cümleler kuruyor.

“Ama afganistan…”
“Ama Cezayir…”
“Ama ırak…”
“Ama libya…”
“Ama mısır(mursi)…”
“Ama Suriye…”
“Ama Hamas…”
“Ama Lübnan…”
“Ama Yemen…”
“Ama iran…”
“Ama güvenlik…”

Ve tek bir neden

“AMA İSRAİLİN KENDİNİ SAVUNMA HAKKI…”

Kelime cambazlığı, kötülüğün en sadık hizmetkârıdır.

Bugün dünya siyasetinde gördüğümüz şey tam olarak budur: Kötülüğün kurumsallaşması.

Haydutluğun diplomasi diye sunulması.

İşgalin “güvenlik”, Soygunun “ekonomi”, zulmün “istikrar” olarak pazarlanması.

Ve bu düzenin ambalajı her zaman çok şıktır. Lüks toplantılar, parlak salonlar, pahalı mucevherler… Dünyadaki satafatlı hayat, yaklaşan cehennemin üstünü örten bir vitrin gibidir.

İnsanlara denir ki:

“Bak ne kadar güçlü, ne kadar başarılıyız.”

Ama Allah, bu bahaneyi kabul etmiyor.

“Onlar ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir.” (Bakara, 11-12)

Güç ahlaktan kopmuşsa, başarı suçtan besleniyorsa, o vitrin bir mezar kapağından başka bir şey değildir.

Ama bu tür büyük cennet hayalleriyle kurulan düzenlerin nasıl çöktüğünü anlatan hikayeler tarihin mezarlıklarinda doludur. Hiçbiri istisna değildir. Hiçbiri “biz farklıyız” dediği için kurtulmamıştır.

Çünkü kötülük, doğası gereği sürdürülemezdir. İçten içe çürür. Kendi işbirlikçilerini bile sonunda yer.

Bugün sahte cennetin tadını çıkaranlar şunu unuturlar:

Cehennem, zulmü alkışlayanlar için gelir.

Siyonist düzen, işbirlikçilerini sever gibi yapar ama asla güvenmez. Çünkü kendileri de bilir: Vicdanını satan, yarın her şeyi satar. O yüzden ilk kriz anında feda edilenler, her zaman bu sahte cennet sahipleri olur. Bu her zaman böyle olmuştur.

Ve bu Kötü çağda, katil siyonist ve emperyalistlerin karanlığı büyürken tarafsızlık artik bir erdem değil, isbirlikcilige davetiye olur. Bugün siyonist ve emperyalistlere karsi direnenler, aslında hepimizin yarınını savunuyor. Kendimizi korumak istiyorsak, bu mücadelede yalnızca seyirci kalamayız; vicdanımızla, irademizle ve tüm gücümüzle siyonist ve emperyalistlere karşı savaşıp cehennem kapılarını kapatmak zorundayiz. Çünkü zulüm doymaz; bugün sustuğumuz her an, yarın kapımızın çalınması demektir.

Artik daha fazla gecikmeden, Ya şimdi adalet icin mazlumlarla omuz omuza duracagiz ya da “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur.” (Hud, 113) ayetine ragmen zalimlerle isbirlikcilige sürüklenmeyi görmezlikten gelip onlarla birlikte olmak zorunda kalacagiz.

Bu yüzden hangi cenneti istiyoruz?

Kısa vadeli, kirli, başkasının kanıyla sulanmış bir sahte cennet mi?

Yoksa bedeli ağır ama alnı açık bir duruş mu?

Bugün dünya, ikinciyi seçenlerin azlığından bu halde. Ama mucizeler, az olanların yazdığı bir zaferdir. Çok olanlar sadece gürültü yapar. Hakikat ise sessizdir ama kalıcıdır.

Adalet, bugün yeniliyor gibi görünebilir. Vicdan, bastırılıyor olabilir. Ahlak, alay konusu yapılabilir.

Ama unutulmaması gereken bir gerçek var:

Cehennem, her zaman gecikmeli gelir; ama mutlaka gelir.

Ve o gün geldiğinde, ne ambalaj kalır, ne vitrin, ne de sahte cennetlerin sahte meyveleri. Geriye sadece şu soru kalır:

“Ben neredeydim?”

Bu sorunun cevabı, gerçek kaderimizi belirler.

Mehmet Halit Demir

23.Donem Mardin Milletvekili

Sahte Cennet Vaadiyle Satılan Büyük Cehennem
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.