Adaletin Masası ve Zalimlerin Kabadayılığı
Bir şehir düşünün. Her mahallenin kendi düzeni, kendi insanı, kendi muhtarı var. Bu düzen yıllardır belki kusursuz değil ama en azından bir denge içinde sürüp gidiyor.
İnsanlar çocuklarını büyütüyor, ekmeğini kazanıyor, birbirine selam veriyor. Fakat o şehrin bir köşesinde öyle bir mahalle vardır ki, orada hüküm süren düzen adalet değil güçtür; merhamet değil zorbalıktır. O mahallenin muhtarı artık bir muhtar olmaktan çıkmış,kendine benzeyen tüm mahallesiyle kabadayılıkla hükmeden bir zorba haline gelmiştir. Onun arkasında ise şehrin karanlık sokaklarında nam salmış bir mafya babası vardır. İkisi birlikte hareket eder; biri kaba kuvvetin sembolü, diğeri sinsi hesapların ustasıdır.
Bu iki güç odağının gözü, her defasında yıkacakları komşu mahallelerden birinin üzerinde dolaşmaya başlar. Çünkü onlar için komşu mahallelerin tamamı sadece bir yerleşim alanı değildir; ele geçirilmesi gereken bir güç alanlarıdır. Oraları almak demek şehrin dengelerini değiştirmek demektir. Bu yüzden planlarını sinsice kurarlar. Hile, oyun, iftira, provokasyon… Ellerindeki her yöntemi kullanmaktan çekinmezler. Çünkü onların dünyasında ahlakın, vicdanın ve adaletin bir değeri yoktur.
Önce hedefledikleri mahalleyi karıştırırlar. İnsanların arasına fitne sokarlar. Yalan haberler yayarlar. Küçük tartışmaları büyütür, dostlukları düşmanlığa çevirirler. Bir mahalleyi yıkmanın en kolay yolunun o mahallenin insanlarını birbirine düşürmek olduğunu iyi bilirler. Böylece mahalle yavaş yavaş huzurunu kaybeder. Evler aynı evdir ama artık kapılar korkuyla kapanır. Sokaklar aynı sokaktır ama artık adımlar tedirgindir.
Sonra bir gün çıkarlar ve bütün şehre dönüp şöyle derler:
“Biz aslında barış istiyoruz. Gelin anlaşalım. Masaya oturalım.”
Bu sözleri duyan herkes, ilk bakışta bunun makul bir çağrı olduğunu düşünebilir. Fakat gerçeği bilenler bilir: Bu bir barış çağrısı değil, yeni bir oyunun başlangıcıdır. Çünkü zalimler çoğu zaman savaşırken değil, barıştan bahsederken en tehlikeli haldedir.
Gücünü adaletten değil, korkudan ve zorbalıktan alan bu kabadayı mahalle muhtarı ve mafya lideri etrafına topladığı çıkarcılarla birlikte şehrin düzenini bozmayı inançlarının gereği olarak görürler. Bu ikili, kendilerini hukukun, vicdanın ve insanlığın üstünde gördukleri için huzuru bozup herkesi kolelestirmeyi kendilerine hak sayarlar.
Evet bu kabadayı muhtar ve mafya bozuntusu, gözune kestirdikleri mahallenin muhtarlığını ele geçirmek, o mahalleyi dağıtmak ve şehri kaosa sürüklemek için her türlü hile, yalan, entrika ve arsızlığa başvururlar.Çünkü Onlar için ahlakın, karakterin ya da insanlığın hiçbir değeri yoktur. Tek amaçları güçlerini büyütmek ve korku salmaktır.
Ama işin en acı tarafı şudur ki; bu kabadayıların karşısına her defasında tek başına, bir tek mahallenin gariban muhtarı çıkar. Bu muhtarın elinde ne mafya vardır ne zorbalık. Onun tek gücü haklılığıdır, vicdanıdır ve adalete olan inancıdır.
Kötü mahalle kabadayısı ve onunla birlikte hareket eden mafya lideri, şehirdeki herkese haklı olduklarını göstermek için bir oyun daha kurarlar. Sanki iyi niyetliymiş gibi davranarak, “Gel anlaşalım, gel konuşalım” diyerek rakip gördükleri muhtarı masaya davet ederler.
Gariban muhtar aslında bu davetin samimi olmadığını çok iyi bilmektedir. O, karşısındaki insanların karakterini de niyetini de anlamıştır. Onların amacının barış olmadığını, sadece yeni bir tuzak kurmak olduğunu sezmiştir. Fakat buna rağmen masaya oturur. Çünkü biliyordur ki masaya oturmazsa şehirdeki diger mahalle muhtarlari onu suçlayacak, “Bakın anlaşmak istemedi” diyerek haksız yaftalar yapıştıracaktır.
Bu yüzden kendi canını ve onurunu riske atarak masaya oturur. Çünkü bazen haklı olmak yetmez; haklılığını göstermek için sabretmek, fedakârlık yapmak ve bedel ödemek gerekir.
Fakat zalimin karakteri değişmez. Zalim, fırsat bulduğunda ihanet eder. Zalim, masaya otururken bile hançerini saklar.
Nitekim beklenen olur.
Bu karaktersiz mahalle kabadayısı ve işbirlikçisi mafya babası, ilk fırsatta rakip muhtarın ayağını koparır. Bunu öyle bir acımasızlıkla yaparlar ki sanki şehirde hiç kimse yokmuş gibi davranırlar. Sanki adalet diye bir kavram yokmuş gibi. Sanki yaptıkları zulmün hesabını vermeyecekmiş gibi.
Ve daha da acısı, bunu yaparken utanmazlar. Aksine sinsice gülerek şehirdeki herkesin gözünün içine bakarlar.
Sonra da alay eder gibi şöyle derler:
“Bu muhtarın iki ayağı vardı. Birini kestik attık. Ne olacak ki?
Bu söz sadece bir insana yapılan zulmü değil, aynı zamanda insanlığın ne kadar aşağılanabileceğini de gösterir.
Ama asıl mesele burada başlar.
Şehirdeki birçok mahalle bu zulmü görür. Herkes gerçeği bilir. Herkes kimin zalim, kimin mazlum olduğunu fark eder. Fakat çoğu susar. Çünkü zalime karşı çıkmak cesaret ister. Çünkü zalimin karşısında durmak risklidir.
Bu yüzden bazı mahalleler sessiz kalmayı tercih eder. Bazıları başını çevirir. Bazıları da korkudan hiç konuşmaz.
Ama iş gariban mahallenin gariban muhtarina gelince işler değişir.
Gariban muhtar, kendisine yapılan zulmün ardından ayağa kalkar ve kendisine saldıran kabadayı muhtara yardım eden, onun üs olarak kullandığı evlere saldırır. Çünkü artık hayatta kalmak için mücadele etmek zorundadır.
İşte o zaman şehirdeki sözde adalet savunucuları ortaya çıkar.
Bir anda herkes konuşmaya başlar.
Bir anda herkes ahlak dersleri verir.
Bir anda herkes “Bu yaptığın doğru değil” demeye başlar.
Gariban muhtar ayıplanır.
Gariban muhtar suçlanır.
Gariban muhtar hedef gösterilir.
Peki neden?
Çünkü gariban muhtarı eleştirmek risk taşımaz.
Ama kabadayı muhtara “Dur” demek cesaret ister.
Mafya babasına “Yeter artık” demek bedel gerektirir.
İşte tam da burada dünyanın en büyük adaletsizliklerinden biri ortaya çıkar.
Büyük zalimlere kimse dokunamaz ama mazlumlar kolayca suçlanır.
Eskiler boşuna söylememiştir:
“Fasık ve küfür ehlinin dünya ile ilgili kanun anlayışı örümceğin ağı gibidir. Küçük sinekler o ağa yakalanır ama büyük böcekler ağı parçalayarak geçer.”
Bugün şehirde olan tam olarak budur.
Zalimler ağı parçalayarak geçmektedir.
Mazlumlar ise o ağın içinde boğulmaktadır.
Ama Zalimler ne kadar güçlü görünürse görünsün, zulmun sonsuza kadar devam etmedigini biliyor ve bu ilahi denkleme iman ediyoruz. Çünkü Allah zulmü sevmez.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur:
“Zalimler asla kurtuluşa eremez.” (En’am, 21)
Zalim bazen güçlü görünür. Bazen şehirleri yönetir. Bazen korku salar. Ama Allah’ın adaletinden kaçamaz.
Çünkü! Firavunlar vardı ama Musa da vardı.
Nemrutlar vardı ama İbrahim de vardı.
Yezidler vardı ama Hüseyin de vardı.
Zalimler her zaman oldu ama hakikat de hiçbir zaman yok olmadı.
Bugün şehirde yaşanan bu olay, aslında yalnızca bir mahalle kavgası değildir. Bu olay, adalet ile zulmün mücadelesidir.
Eğer şehirdeki diğer mahalleler bu zulme karşı birlik olmazsa, bugün gariban muhtarın ayağı kesilir, yarın başkasının evi yakılır, ertesi gün başka bir mahalle yok edilir.
Zalim doymaz.
Zalim durmaz.
Zalim ancak karşısında güçlü bir irade gördüğünde geri çekilir.
Bu yüzden şehirdeki komşu mahallelerin artık korkuyu bırakması gerekir. Sessizlik tarafsızlık değildir; bazen zulme ortak olmaktır.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
Eğer şehirdeki mahalleler sadece izlemekle yetinirse, imanlarının en zayıf derecesine razı olmuş olurlar.
Oysa Allah’ın kullarından istediği şey korkaklık değil, adalettir.
Eğer gerçekten adil bir düzen kurulacaksa, zalim kabadayıya karşı zulme ugrayan mahalle ile güçlü bir birlik oluşturulmalıdır.
Ve artık gerekiyorsa şehrin uzak mahallelerinden biri olan kuzey Kore dahil, güçlü mahalleler olan Rus, Çin vd ile birlikte hareket edilebilir.
Çünkü zalimler ancak karşılarında güçlü bir birlik gördüklerinde geri adım atarlar.
Aksi halde beklemek zorunda kalacağız.
Bekleyeceğiz…
Bu ahlaksız ve zalim zihniyetin mahallelerimize ne zaman saldıracağını bekleyeceğiz.
Bugün başka bir mahalle yıkılır.
Yarın bizim mahallemiz.
Zalim ateşi yakar ama o ateş bir gün herkesin kapısına dayanır.
İşte bu yüzden bugün susmak yarın felaket demektir.
Bugün birlik olmak ise yarın huzur demektir.
Allah adaleti emreder.
Zulme rıza göstermeyi ise yasaklar.
Bu yüzden şehirde yaşayan ve zulme maruz kalan mahallenin komsulari olarak
Kendi Mahallemizin dirilişi için, adaletin tesisi için, zulmün son bulması için; daha fazla gecikmeden, hep birlikte zulme “Dur!” demeliyiz. Çünkü bugün susarsak, yarın konuşacak bir mahallemiz kalmayabilir.
zalimlerin karşısında susanlardan olursak mazlumun yanında durmuş olmayız.
Ve unutulmamalıdır ki bir gün herkes Allah’ın huzurunda hesap verecektir.
O gün kabadayıların gücü de mafyaların korkusu da hiçbir işe yaramayacaktır.
O gün sadece hakikat konuşacaktır.
Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili
