Mehmet Halit Demir
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. “Biz ıslah Edicileriz” Diyenlerin Ardındaki Hakikat:

“Biz ıslah Edicileriz” Diyenlerin Ardındaki Hakikat:

featured

“Biz ıslah Edicileriz” Diyenlerin Ardındaki Hakikat: Siyonizimin,Emperyalizmin, İşgali ve Coğrafyamızın Bitmeyen İmtihanı

“Onlara yeryüzünde ifsat yapmayın dendiğinde, ‘Hayır, biz ıslah edicileriz’ derler.”(Bakara-11) Bu ayet, yalnızca belirli bir zamanın ya da belli bir topluluğun fotoğrafını çekmez; tarihin her döneminde, güç ve çıkar peşinde koşan zihniyetlerin kendilerini nasıl masumlaştırdıklarını da açıkça ortaya koyar. Bugün dünyaya baktığımızda, özellikle Siyonizmin ve en buyuk ortagi Amerika Birleşik Devletleri ila aynı çizgide hareket eden emperyalist ülkelerin söylem ve eylemleri, bu ayetin ne kadar canlı ve güncel olduğunu bütün gercekligiyle bize göstermektedir.

Siyonizmin ve Emperyalizmin dili her zaman süslüdür. “Demokrasi getiriyoruz”, “insan haklarını koruyoruz”, “özgürlük inşa ediyoruz”, “istikrar sağlıyoruz” gibi kavramlar, işgalin, sömürünün ve talanın üzerini örten parlak ambalajlar hâline getirilmiştir. Oysa geride kalan tabloya baktığımızda görülen şey; parçalanmış devletler, iç savaşa sürüklenmiş toplumlar, milyonlarca insanın yurdundan edilmesi, yerle bir edilmiş şehirler ve nesiller boyu sürecek travmalardır. Bu mu ıslah? Bu mu düzen kurmak?

18 ocak 2026 yılında yani bir kaç gün önce Eski Fransa Başbakanı Manuel Valls’ın işgal altındaki Kudüs’te sarf ettiği “İsrail düşerse, biz de düşeriz” sözleri, Batı’nın yıllardır gizlemeye çalıştığı iki yüzlülüğün en çıplak itirafıdır. İnsan hakları, demokrasi ve hukuk söylemlerini dillerinden düşürmeyenlerin, konu İsrail olunca işgali, ve zulüm düzenini meşrulaştırması; kendi geleceklerini işgalci bir devletin bekasına bağlaması, evrensel değerler iddiasının samimiyetsizliğini ortaya koyuyor.

Siyonizmin Amerikası ve diğer emperyalist güçler, özellikle son yüzyılda Ortadoğu’dan Afrika’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada aynı senaryoyu defalarca sahneye koymuştur.

Önce bir ülke “tehdit” ilan edilir. Ardından o ülkenin yönetimi “diktatör”, “özgürlük düşmanı” ya da “küresel barışa tehdit” olarak yaftalanır. Sonra uluslararası kamuoyu, medya aracılığıyla bu müdahaleye hazırlanır. Nihayetinde bombalar yağar, askerler girer, kaynaklar kontrol altına alınır. İş bitince geriye sadece yıkım kalır. Ama bütün bu süreç boyunca, emperyalist merkezlerin ağzından tek bir cümle düşmez: “Biz oradayız çünkü iyilik yapıyoruz.”

Irak bunun en acı örneklerinden biridir. “Kitle imha silahları” yalanıyla başlatılan işgal, bir ülkenin altını üstüne getirmiş, yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının mülteci olmasına yol açmıştır. Yıllar geçti, o silahlar bulunamadı. Peki hesabı soruldu mu? Hayır. Çünkü Siyonist ve emperyalist sistemde güçlü olanın yanlışları “stratejik hata”, zayıf olanın savunması ise “terör” olarak adlandırılır. İşte adaletin ve hukukun küresel ölçekte nasıl çifte standartla uygulandığının en açık göstergesi budur.

Diger müslüman ülkelerde süren işgaller de yaşananlar benzer bir hikâyedir. “Kadın hakları”, “eğitim”, “terörle mücadele” söylemleriyle girilen bu ülkelerde trilyonlarca dolar harcandı, sayısız can yitirildi. Sonunda ne oldu? Emperyalist güçler, geride yıkılmış ülkeler ve umutsuz halklar birakti. sorulması gereken soru şudur: Kim kazandı? Kölelestirmeye ve sömurmeye calistiklari ulkeler mi, yoksa silah şirketleri ila küresel çıkar ağlarının hizmet ettiği siyonistler mı?

Bu zihniyet sadece askeri işgalle de sınırlı değildir; ekonomik, kültürel ve zihinsel işgal de en az silahlı işgal kadar yıkıcıdır. Bir ülkenin para politikaları dış merkezlere bağlandığında, yerli üretim bilinçli biçimde çökertildiğinde, gençlerin hayalleri kendi topraklarında bir gelecek kurmak yerine başka coğrafyalara göç etmek üzerine inşa edildiğinde; o ülke fiilen işgal altındadır.
İran’da yaşananlar tam da budur. Ambargolarla boğulan ekonomi, içeriden kışkırtılan toplumsal huzursuzluklar ve kültürel aşınma politikalarıyla hedef alınan şey bir rejim değil, bir milletin direnci ve bağımsız yaşama iradesidir.

Asıl tehlike, tanklarla değil; borçla, medya ile ve umutların çalınmasıyla gelen bu sessiz işgaldir.

Ayni şekilde Venezuela ve onurlu lideri Nicolas Maduro da bu gerçeğin en açık göstergelerinden biridir.

Tüm ambargolara, kuşatmalara ve içeriden yürütülen operasyonlara rağmen, Maduronun siyonizme boyun eğmemesine karşı kaçırılması, aslında hedefin tüm ülkenin iradesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Ne yazık ki dünya bu büyük oyunu görmezden gelmektedir.

Aslında venezuela da Kaçırılan tam olarak: Bağımsızlık onuru,
halkların kendi kaderini tayin hakkı ve boyun eğmeyen liderliktir.

Evet, Siyonist ve Emperyalist ülkelerin “ıslah” iddiası, aslında kendi düzenlerini evrensel kılma çabasından ibarettir.

Kendi yaşam tarzlarını, kendi değerlerini,
kendi ekonomik modellerini “tek doğru” olarak sunarlar.

Buna itiraz eden her toplum geri kalmış, çağdışı ya da tehlikeli ilan edilir. Oysa her coğrafyanın kendi tarihi, kendi kültürü, kendi değer dünyası vardır.

Bir toplumu zorla başka bir kalıba sokmak, onu geliştirmez; bilakis parçalar.

Ortadoğu’nun da bugünkü hâli tesadüf değildir.

Cetvelle çizilmiş sınırlar, birbirine düşman edilmiş etnik ve mezhepsel gruplar, bilinçli olarak kaşınan fay hatları…

Bunların hepsi siyonist ve emperyal aklın ürünüdür.

Çünkü bölünmüş, kavgalı ve zayıf toplumlar; yönetilmesi ve sömürülmesi en kolay toplumlar olarak görülür.

Barış, huzur ve birlik ise siyonist ve emperyalizmin en çok korktuğu şeydir.

Bugün Filistin’de yaşananlar da bu büyük resmin bir parçasıdır. Yıllardır süren işgal,
zulüm ve insanlık dışı uygulamalar, “güvenlik” ve “savunma hakkı” kavramlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa ortada apaçık bir adaletsizlik vardır. Bir halkın toprağı elinden alınmış, yaşam hakkı gasp edilmiş, sesi susturulmak istenmiştir.

Buna itiraz edenler ise hemen
“radikal”,
“tehdit” ya da
“terör destekçisi” olarak yaftalanmaktadır.

İşte siyonist zihniyetin ikiyüzlülüğü tam da burada ortaya çıkar.

Gercek su ki; Bu coğrafyalardan siyonist güçleri tamamen kovmadan, hiç kimseye gerçek anlamda rahat ve huzur olmayacaktır.

Çünkü sorun sadece bir ülkenin ya da bir yönetimin sorunu değildir;

MESELE BİR ZİHNİYET MESELESİDİR. Kendini dünyanın efendisi gören, başka toplumların kaderi üzerinde söz söyleme hakkını kendinde bulan bu anlayış var olduğu sürece; savaşlar da, krizler de, göçler de bitmeyecektir.

Ancak burada sadece dış güçleri suçlayıp kenara çekilmek de doğru değildir.

Siyonistler, çoğu zaman içerideki işbirlikçilerle, çıkar gruplarıyla ve zayıflıklarla ilerler.

Kendi içinde birlik olamayan, adaletini tesis edemeyen, liyakati esas almayan toplumlar; dış müdahalelere daha açık hâle gelir.

Bu nedenle mücadele sadece dışarıya karşı değil, içeride de ahlaki, siyasi ve toplumsal bir dirilişi gerektirir.

Gerçek ıslah, bir ülkenin bombalanmasıyla değil; adaletle, eğitimle, ahlakla ve insan onuruna saygıyla olur.

Gerçek barış, silah zoruyla değil; hakkaniyetle sağlanır.

Gerçek özgürlük, başka bir gücün dayatmasıyla değil; toplumların kendi iradesiyle inşa edilir.

Siyonist ve Emperyalist ülkelerin “biz ıslah ediciyiz” söylemi ise, bu kavramların içini boşaltan bir aldatmacadan başka bir şey değildir.

Bugün artık dünya halkları bu gerçeği daha net görmektedir. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Ortadoğu’ya kadar birçok toplum, kendi kaderini tayin etme iradesini yeniden yükseltmektedir.

Bu uyanış kolay değildir; bedelleri vardır. Ama başka bir yol da yoktur.

Ya başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya razı olunacak ya da onurlu bir duruşla bağımsızlık mücadelesi verilecektir.

Sonuç olarak şunu açıkça ifade etmek istiyorum:
Yeryüzünde ifsat çıkaranlar, kendilerini ne kadar “ıslah edici” olarak tanıtsalar da yaptıklarıyla yargılanacaklardır.

Çünkü bombalarla gelen “demokrasi”, sömürüyle kurulan “refah” ve zulümle sağlanan “güvenlik” kalıcı değildir.

Coğrafyamıza gerçek barış; ancak Siyonist devlet yıkıldığında, emperyalist güçler çekildiğinde ve Müslüman halklar kendi geleceğine kendisi karar verdiğinde gelecektir.

“Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir” (Saffat 173) müjdesi mutlaka gerçekleşecektir.

Allah’ın vaadi haktır; geciken yardım değil bizim samimiyetimizdir.

İhlasla yürürsek bu zulümler bitecek, aksi hâlde huzur güçlülerin ülkelerinde; acı ise mazlumların sokaklarında olmaya devam edecektir.

Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili

“Biz ıslah Edicileriz” Diyenlerin Ardındaki Hakikat:
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.