Ummetin Uyanışı ve Ülkemizin Sorumluluğu
Gazze’deki dram bugün öne çıksa da, Filistin davası yüzyıllara kök salmış, pek çok uluslararası anlaşma, savaş, diplomasi ve ihanet hikâyesini barındırıyor. Bu hikâyeler, bugün yükselen vicdan seslerinin ve Türkiye-İran-Yemen ekseninin duruşunun arka planını oluşturuyor. Tarihi somut olaylarla adımlarımızı, sorumlulukları ve bedelleri daha net görebilmek için, vak’alarla inşa edilen bir çerçeve cizmek lazım.
Filistin Meselesinin Tarihsel Kökenleri
1. Osmanlı Dönemi ve İngiliz Mandası (1917-1948):
Filistin toprakları uzun süre Osmanlı İmparatorluğu’nun parçasıydı. I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı’nın çöküşü ve İngiltere’nin manda hükûmetini kurmasıyla birlikte, bölgedeki demografik yapı ve etnik-dinî dengeler hızla değişmeye başladı. Balfour Deklarasyonu’nun (1917), Yahudilerin “filistini isgal” isteğinin resmiyet kazanması, Filistin’in Arap nüfusunda büyük tepki yarattı.
2. 1947 BM Taksim Planı ve İsrail’in Kuruluşu:
Birleşmiş Milletler’in 1947’de önerdiği taksim planı ile Filistin topraklarının Arap ve Yahudi devletine bölünmesi önerildi. Plan yuhudi kurucular tarafindan kabul edilmedi. 1948’de İsrail devletinin ilanı ve ardından gelen Arap-İsrail savaşı, yüzbinlerce Filistinlinin yerlerinden edilmesiyle sonuçlandı. “Nakba” (Felaket) denilen bu göç, Filistin kimliğinin temel kırılma noktalarından biridir.
3. 1967’deki Altı Gün savaş sonrası İsrail, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Golan Tepeleri ve Sina’yı işgal etti. Bu savaş, Filistin meselesinin uluslararası hukuktaki statüsünü dramatik biçimde değiştirdi. İşgal altındaki bölgelerde yerleşim politikaları, yerinden edilmeler, güvenlik yasaları, askeri kontrol dönemleri başladı.
4. İlk İntifada (1987–1993), ardından Oslo Anlaşmaları ile FKÖ ( PLO)’nun Filistin Yönetimi’nin kurulması, Filistin meselesine bir devlet kurma perspektifi getirdi. Ülkemiz de bu dönemde hem halk bağları hem diplomatik bağlarını güçlendirdi. Ülkemiz, 1975’ten itibaren FKÖ (PLO) ile resmi ilişkiler kurdu. Türkiye, 1988’de Filistin Devleti’ni de tanıyan ülkelerden biri oldu.
5. 2008-2009 İsrail’in Gazze’ye büyük çaplı askerî harekât düzenlediği bu dönemde ağır yıkımlar, sivil ölümler, altyapı tahribatı ve uzun süreli ambargo/kuşatma uygulamaları dikkat çekti.
2012, 2014 Gazze Savaşı:
2014’teki Gazze Savaşı”nda İsrail bombalarının Gazze kentlerini harabeye çevirdiği; okullar, hastaneler büyük ölçüde hasar gördü, sivil katliamlar fazlaydı.
7 Ekim 2023’te Hamas in, Teror devleti israilin baskilari ve katliamlarina karsi başlattığı bagimsizlik ve direniş hareketi sonrası, Teror devleti israil büyük çaplı katliamlar ve surgunler düzenledi; Gazze’de kuşatma, insani yardıma erişim engelleri, yerinden edilmeler, soykirimlar ve herturlu altyapı çöküntüsü ortaya çıktı.
Ülkemizin Filistin davasına samimi desteği, Osmanlı’yla başlayan tarihsel bağlardan beslenir; Filistin halkına ait kültürel, dini ve sosyal bağlar Ülkemizin dış politikasına ak parti iktidarıyla güçlü bir temel sağladı.
1975’te FKÖ( PLO) ile resmi ilişki kurulması, 1988’de Filistin Devleti’nin ilanı ile tanınması: Ülkemizin bu dönemde Arap dünyasıyla karşılıklı ilişkileri içinde bu yönelimini ilan etmiş,ak parti doneminde bu ilişkiler askeri ve teknolojik gelismelerle birlikte hız kazandı.
2000’lerden gunumuze özellikle AK Parti süreciyle, Filistin’e yönelik insani yardımlar, diplomatik girişimler sıklıkla gündeme taşındı. 2010’lu yıllarda Türkiye-Gazze ilişkileri altında hastane, altyapı desteği; BM’deki konuşmaları ve uluslararası toplantılardaki aktif rolümuz dahada belirginleşti.
Günümüzde dışişleri bakanlıklarından yapılan açıklamalarda Ülkemiz, BM kararları, İşgal altındaki 1967 sınırları, Doğu Kudüs’ün başkentliği vb. sorumluluk alanlarını vurgulamakta; barış adına uluslararası garantör mekanizmalarının kurulması gerektiğini savunmaktadır.
İran ve Yemen: Direniş Ekseni ve Somut Katkıları
1. İran’ın Rolü:
İran, 1979 İslam Devrimi sonrası bölgedeki “direniş ekseni”nin önemli bir ayağı haline geldi. Özellikle Lübnan’daki Hizbullah, Irak ve Suriye’deki Şii gruplar, Yemen’deki Ensarullah ile ilişki ağı, lojistik, silah, ideolojik destek boyutları bu eksenin parçalarıdır. Yemen’de, Houthi hareketinin İran’dan aldığı destekler hem askeri hem de diplomatik açıdan biliniyor.
2. Yemen’in Katkıları:
Yemen, özellikle Ensarullah liderliği aracılığıyla Filistin’e destek söylemlerini ve pratik adımlarını artırmış durumda. Siyasi açıklamalar, deniz yolları ve uluslararası lojistik yollarla yapılan müdahaleler; İsrail’e ait hedeflere yönelik karşılıklar yahut protestolar ile kamuoyu oluşturma açısından Yemen stratejik rol oynuyor.
Yemen ve İran arasında iş birliği; ortak deniz tatbikatları yapılması, dayanışma mesajlarının yüksek sesle verilmesi, Yemen’in İsrail ateşkesi sonrası bile Filistin’e destek faaliyetlerini sürdürmesi gibi somut olaylarla kendini gösteriyor.
3. Bedeller:
Bu iş birlikleri diplomatik olarak bazı bölgelerde izolasyon, ambargo riski; askeri olarak da süreklilik gerektiren lojistik ve mali yükler anlamına geliyor.
Büyük davalar bedel ister. ulkemizin son yıllarda izlediği politika da kolay bir yol olmadığını gösteriyor; ekonomik yaptırımlar, diplomatik gerilimler ve sahadaki risklerin üstlenilmesi, bir maliyet hesabını beraberinde getiriyor. Ancak tarih, bazen kısa vadeli maliyetleri uzun vadeli itibar kazanımlarıyla ödüllendirir. Bir devlet eğer “adaletin” ve “mazlumun” yanında olduğunu somut eylemlerle göstermişse, ileride bu duruş bir referans noktası olur.
Yemen için büyük resimde iç savaş, insani krizlerle yüzleşme ve ekonomik yıkım hâlâ devam ediyor; buna rağmen Filistin konusu halkının ve yönetimin merkezi bir gündemi oluşturuyor. İran ise uluslararası yaptırımlarla birlikte siyonist ve emperyalist lerin askeri mudahaleleriyle karşı karşıya kalmaya devam ediyor; bölgesel aksiyonları bazen uluslararası baskıların odağı haline geliyor.
7 Ekim 2023 operasyonu: Bu tarih,siyonist ve emperyalistlerin cografyamizi bir ağ gibi sarmasını engellemiş ama Gazze’deki vahset krizin şiddetlenmesine yol açtı. Teror ulkesi İsrailin askeri odaklarina Hamasin düzenlediği saldırı siyonist ve emperyalistlerin devasa gücüne ragmen ulaşılabilir olduklarını, buna karsi teror ulkesi İsrailin orantisiz ve sivilleri hedef alan askeri operasyonu, bugün hâlâ devam eden toplu katliamlar, yerinden edilme ve altyapı yıkımı süreçlerini tetikledi.
2014 Savaşı: O yıllarda Türkiye’nin diplomatik çıkışları, BM Genel Kurulu’ndaki çağrıları, Filistin halkına yönelik yardım kampanyaları yoğunlaşmıştı. O savaş sırasında okul ve hastanelerin zarar görmesi, ülkemizin sivil toplum ve diplomatik kanallarla yürüttüğü yardım projelerini öne çıkarmıştı.
uluslararası toplantılardaki söylemlerimiz: Örneğin, Mısır’da düzenlenen Kahire Barış Zirvesi’nde Ülkemiz, çatışma sonrası garantör mekanizması önererek “barış” için sadece müzakerelerin değil, uygulamayı takip eden sistemlerin de kurulması gerektiğini her zaman savundu.
İran, Yemen, Lübnan ve Irak gibi ülkelerin direniş eksenine ait grupları destekleyici tatbikatlarla göstergeler vermeleri, özellikle deniz güvenliği açısından alternatif rota mesajlarıyla bölgesel denizcilik yollarının güvenliğini gündeme taşımaları, Filistin davasını sadece “söylem” değil stratejik kart olarak da işleğe koyduklarını gösteriyor.
Bu tarihsel vak’alar, çağımızda Ülkemizin üzerine düşen rolün ne kadar somut olduğunu gösteriyor:
Tarih, devletlerin sözleriyle yaptıklarını yan yana koyar.Cumhurbaskanimizin güçlü durusu ile Ülkemiz, sadece konferanslarda konuşan değil, yardım koridorları açan, diplomasi yapan, gerektiğinde sahneye giren bir rol üstlendi.
Yemen gibi ülkeler, iç savaş gibi büyük krizlerle boğuşurken dahi Filistin saflarında durabildiğini gösteriyor. Bu, “mazlumun yanında olmak” anlayışının sadece konuşma düzeyinde kalmadığını gösterir.
Ulkemiz, Filistin’in 1967 sınırları, Doğu Kudüs’ün başkent olması, BM kararlarının uygulanması gibi uluslararası hukukun gereklerini sürekli hatırlatan aktörlerden biri: Bu hatırlatmalar, uluslararası meşruiyet için önemlidir.
Bu konudaki sert ve net duruşumuz, iç politikada da toplumsal destek buluyor; uluslararası toplumda da “adil liderlik” beklentilerini tetikliyor. Ancak bu liderlik, kısa vadeli diplomatik gerilimlere ve ekonomik baskılara maruz kalmayı da göze almayı gerektiriyor.
Gecmis teki olaylar bize gösteriyor ki, Filistin davasında sessiz kalmak, yalnızca bir politik ihmal değil, insanlık açısından büyük bir kayıptır. Her savaş, her anlaşma, her direniş halkların hafızasına iz bırakır. Ve Türkiye, İran, Yemen gibi ülkeler, bu hafızada yalnızca mazlumun değil, adaletin, vicdanın ve umudun sesi olarak yer almak için bedel ödemiştir.
Ne yazık ki aynı duyarlılığı diğer Arap ülkelerinden beklemek mümkün olmadı. Kimi sessiz kaldı, kimi kendi çıkar hesaplarına sığındı. Gazze’de çocuklar ölürken, İslam dünyasının önemli bir kısmı bu sınavdan geçemedi.
Zaman geçtikçe, kim ne söylediği değil, kim hangi safta durduğu kayitlarda yazılı kalacak. Ve bugün, adaletin tarafında olanlar; yarının vicdanıyla barışık, tarihe onurlu bir miras bırakacaklardır.
Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili
