Suriye Bir “Arap Cumhuriyeti” Değil, Halkların Cumhuriyetidir“
Bayrağımıza yapılan saldırıyı ve bu kirli provokasyonu en ağır şekilde lanetliyorum.
Bayrak; bu coğrafyada kader birliği yapan herkesin ortak onurudur. Ülkemizin bayrağına yönelik her türlü müdahale, o bayrak altında yaşayan bütün halklara yapılmış çirkin bir saldiri ve hakarettir.
Bu nedenle bayrağın indirilmesi, seksen altı milyonluk ülkemize; Kürtlere, Türklere, Çerkezlere ve bu ülkenin bütün çocuklarına yönelmiş alçak bir saldiri ve saygısızlıktır. Çünkü vatan, bir etnik kimliğin değil; üzerinde yaşayan herkesin ortak evidir.
Bu çirkin saldiriyi Mardinli hemsehrilerim le birlikte bir kez daha lanetlliyerek başlıktaki konumuza geciyorum.
Bir ülkenin adı, sadece bir kelime değildir. O ad, o coğrafyada yaşayan insanların kimliğini, onurunu ve varoluş iddiasını yansıtır. Bu yüzden “Suriye Arap Cumhuriyeti” tanımı, bugün Suriye gerçeğini anlatmakta hem eksik hem de sorunlu bir çerçeve sunmaktadır.
Çünkü Suriye sadece Arapların ülkesi değildir; Suriye, Kürtleriyle, Türkmenleriyle, Süryanileriyle, Çerkesleriyle, Ermenileriyle ve daha nice etnik, dini ve kültürel topluluğuyla bir halklar mozaiğidir.
Bu nedenle Suriye için en doğru ve kapsayıcı ifade, “Suriye Cumhuriyeti” ya da daha açık bir ifadeyle “Suriye Halkları Cumhuriyeti” olmalıdır.
Bu mesele sadece isim meselesi değildir. Bu, bir zihniyet meselesidir. Devleti tek bir dilin, tek bir kültürün mülkü gibi gören anlayış, iflasın başlangıcıdır.
Avrupa’ya baktığımızda; İsviçre’de dört resmi dilin tek bayrak altinda bir arada yaşayabildiğini, Belçika’da Flamanca ve Fransızcanın eşit statüye sahip olduğunu, Finlandiya’da İsveççenin korunabildiğini, Rusya’da onlarca etnik grubun kendi dillerinde eğitim ve yayın yapabildiğini görüyoruz.
İskandinav ülkelerinde halklar kendi diliyle, kültürüyle resmen tanınıyor.
Peki Müslüman coğrafyada ne oluyor?
Ne yazık ki birçok Müslüman ülkede “tek dil,” anlayışı hâkim. Devlet, çoğunluğun değil; egemen grubun mülkü gibi yönetiliyor. Diğer halklar ya yok sayılıyor ya da “misafir”, “azınlık”, “tehdit” gibi kavramlarla bastırılıyor.
Bu sadece bir siyasal hata değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküştür.
Bir ülkede birden fazla dil konuşulması, o ülkenin bölüneceği anlamına gelmez. Aksine, adaletli bir sistemle yönetildiğinde bu durum ülkeyi daha güçlü ve daha dirençli kılar. Çünkü insanlar tanındıkları ölçüde bağlanırlar. Yok sayıldıkları ölçüde ise koparlar.
Kürtçe konuşan bir çocuğa, “Senin dilin yasak” dediğinizde, aslında o çocuğa şunu söylersiniz: “Sen bu ülkenin gerçek sahibi değilsin.” Türkmen’e, Süryani’ye, Ermeni’ye, Çerkes’e aynı mesaj verilir. Sonra da bu insanlardan fedakarlik beklenir. Bu, hem çelişkidir hem de zulümdür.
En acı olan ise şudur: Bu baskıcı anlayışın çoğu, kendini İslam adına meşrulaştırmaya çalışır. Oysa İslam tarihi, tek kimliğe dayalı bir tahakkümün değil; çok kimlikli bir adaletin tarihidir.
Kur’an’da “Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki tanışasınız” buyrulurken, bu çeşitlilik bir çatışma sebebi değil, ilahi bir hikmet olarak sunulur. Fakat bugün Müslüman coğrafyada bu ilahi hikmet, bir tehdit gibi algılanıyor.
Bu, sadece siyasal bir sorun değil; aynı zamanda inançla çelişen bir durumdur.
Hz. Musa’nın Firavun’a karşı mücadelesi, sadece bir inanç mücadelesi değildir; aynı zamanda ezilenlerin onur mücadelesidir. Firavun, halkı sınıflara ayırmış, bir kısmını egemen, bir kısmını köle yapmıştı. Musa’nın mesajı şuydu: “Hiç kimse, doğuştan efendi değildir.”
Bugün tek kimliği egemen kılıp diğerlerini yok sayan her anlayış, modern bir Firavun zihniyetidir. Üniforması değişmiş olabilir, dili değişmiş olabilir ama zihniyeti aynıdır.
Hz. İsa’nın mesajı, güçten ziyade ahlaki paylaşımı ve merhameti öne çıkarır. O, yoksullarla, dışlananlarla, toplumun kenarına itilmişlerle birlikte yürüdü. Bugün devlet gücünü sadece çoğunluğun çıkarına kullanan sistemler, Hz. İsa’nın öğrettiği merhamet ahlakından fersah fersah uzaktadır.
Çünkü gerçek güç, her şeyi kontrol etmek değil; adil paylaşabilmektir.
Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde söylediği şu sözler hâlâ kulaklarımızda çınlamalıdır: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”
Bu söz, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve etnik tahakküme vurulmuş ilahi bir tokattır. Buna rağmen bugün Müslüman ülkelerde milliyetçilik, adeta dinin yerine ikame edilmiş bir ideoloji haline gelmiştir.
İnsanlar artık “Müslüman mısın?” diye değil, “Hangi millettensin?” diye sorgulanıyor. Bu, İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Suriye, aslında halkların birlikte yaşayabileceği bir model olabilir. Kürtler, Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Dürziler, Nusayriler yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadı. Fakat devlet aklı, bu zenginliği bir güç olarak görmek yerine, bir tehdit olarak algıladıgini görüyoruz.
Tek dil, tek kimlik, tek merkez anlayışı; farklılıkları bastırarak ülkeyi bir arada tutacağı saniliyor.Sonuç ortada: Parçalanmış bir ülke, milyonlarca mülteci, harabeye dönmüş şehirler…
Bu yıkımın sebebi sadece dış müdahaleler değildir.Aslinda Asıl sebep, içeride adaletin kurulamamış olmasıdır.
Çünkü ülkeyi bir arada tutan şey zorbalık değil, adalettir. Adalet ise ancak herkesin kendini eşit ve onurlu hissettiği bir sistemle mümkündür.
Kürt’ün dilini tanımayan, Türkmen’in kimliğini yok sayan, Süryani’yi “yabancı” gören bir devlet, kendi temeline dinamit koymuş demektir.
Çünkü insanlar kimlikleriyle yaşamak ister, kimliklerini gizleyerek değil.
Bugün Müslüman ülkelerde yaşanan temel sorunlardan biri de şudur: Devleti yöneten elitlerin egosu, halkların hakkının önüne geçmiştir. “Bu ülke benim”, “Bu dil egemen olacak”, “Bu kültür baskın olacak” anlayışı, aslında ilkel bir sahiplenme dürtüsüdür.
Oysa devlet bir mülk değil, bir emanettir.
Emanete zarar veren her anlayış, ister laik ister dindar olsun, zulmün tarafındadır.
Kur’an’da defalarca, önceki kavimlerin hatalarından ders çıkarılması gerektiği vurgulanır. Fakat biz ne yapıyoruz? Onların yaptığı hataları, modern ambalajlarla yeniden üretiyoruz.
Firavun’un sınıflara ayırdığı halkı, bugün etnik sınıflara ayırıyoruz.
Nemrut’un tanrılık iddiasını, bugün ideolojilere yüklüyoruz.
Kureyş aristokrasisinin kibirini, bugün ulus-devlet kibriyle sürdürüyoruz.
Ve sonra hâlâ huzur arıyoruz.
Çözüm, ne sadece anayasa maddelerinde ne de sloganlardadır. Çözüm, zihniyet dönüşümündedir.
Devlet, bir kimliğin değil, tüm halkların devleti olmalıdır.
Dil, baskı aracı değil, kültürel hak olarak görülmelidir.
Kimlik, tehdit değil, zenginlik kabul edilmelidir.
İktidar, üstünlük değil, hizmet makamı olarak algılanmalıdır.
Evet Suriye, sadece “Arap Cumhuriyeti” değildir. O, halkların ortak yurdudur. Ve bu gerçeği kabul etmeden, ne Suriye’de ne de benzer coğrafyalarda gerçek barış mümkündür.
Müslüman coğrafya, ya geçmişin hatalarından ders çıkarıp adaletle yeniden yükselecek;
ya da aynı kibirle, aynı zulümle kendi kendini tüketmeye devam edecektir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha güçlü ordular değil; daha güçlü vicdanlardır.
Çünkü silahlar şehirleri koruyabilir; ama sadece adalet, insanları korur.
Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili
