Mehmet Halit Demir
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. Ayrışmanın Gölgesinden Birliğin Işığına

Ayrışmanın Gölgesinden Birliğin Işığına

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ayrışmanın Gölgesinden Birliğin Işığına

İnsan bazen kalabalıkların ortasında kendini yapayalnız hisseder. Çünkü kalabalık olmak, birlikte olmak değildir. Aynı sokakları paylaşmak, aynı havayı solumak, aynı toprağa basmak; kalpler birleşmedikçe bir anlam taşımaz. Bugün yaşadığımız en büyük kırılma da tam burada başlıyor. Mezhepçilik, milliyetçilik, dar kalıplara sıkışmış kimlikler… Hepsi birer duvar gibi yükseliyor aramızda. Ve biz o duvarları “korunma” zannediyoruz.

Oysa Kur’an’ın çağrısı duvar örmek değil, köprü kurmaktır. Ayrıştırmak değil, birleştirmektir. Üstünlük yarışına sokmak değil, takvada buluşturmaktır.

Ama ne olduysa oldu…

İnsan, kendisine verilen o büyük emaneti; yani “insan olma şerefini”, küçük hesaplara, geçici iktidarlara ve dar çıkarların gölgesine bıraktı.

Bugün mezhepçilik dediğimiz şey aslında bir aidiyet değil, bir korkunun adıdır.

Milliyetçilik dediğimiz şey çoğu zaman bir sevgi değil, bir üstünlük iddiasıdır.

Ve korku ile üstünlük bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey ne huzurdur ne de adalet…

Ortaya çıkan sadece bitmeyen bir tedirginliktir.

Çünkü kendini başkalarına karşı konumlandıran insan, her zaman bir düşman arar.

Düşman arayan ise hiçbir zaman huzur bulamaz.

İşte bu yüzden; bu anlayışa sahip olanlar, farkında olmadan kendi içlerinde bir savaş taşırlar.

Gece başlarını yastığa koyduklarında bile tam anlamıyla dinlenemezler.

Çünkü sürekli bir “kaybetme” korkusu, bir “yok olma” endişesi içlerinde büyür.

Oysa hakikat çok daha sade…

Hakikat çok daha temiz…

İnsan, başkasını yok ederek var olamaz.

Bir medeniyet, başka medeniyetleri silerek büyüyemez.

Bir inanç, korku üzerine inşa edilirse ayakta kalamaz.

Tarih olmus guclu yapilar bunun en açık şahididir.

Nice imparatorluklar, nice güçlü yapılar…

Hepsi aynı hatayı yaptı: Gücü hakikatin yerine koydular.

Bir düşünürün dediği gibi:

“Roma neden yıkıldı?”

Cevap kısa ve ağır:

“Çünkü çok konuştular… ama boş konuştular.”

Bugün kendimize dönüp aynı soruyu sormamız gerekmiyor mu?

Biz neyi konuşuyoruz?

Gerçekten neyi savunuyoruz?

Ve en önemlisi… neyi yaşıyoruz?

Söz çok… ama amel azsa, orada çürüme başlar.

Gürültü çok… ama hikmet yoksa, orada dağılma kaçınılmazdır.

Artık kelimelerle oyalanma zamanı değil.

Artık sloganlarla avunma zamanı değil.

Yanlış ne varsa, eksik ne varsa…

Üzerine gitmek zorundayız.

Bu bir tercih değil.

Bu bir zorunluluk.

Çünkü mesele sadece bugünü kurtarmak değil.

Mesele, yarını inşa etmek.

Bir medeniyetin devamı, cesur insanların omuzlarında yükselir.

Hatalarla yüzleşebilen, doğrular uğruna bedel ödeyebilen insanların…

Bugün bizden beklenen tam da budur.

Birlik… ama körü körüne değil.

Adalet… ama seçerek değil.

Kardeşlik… ama çıkar uğruna değil.

Samimi bir birlik.

İşte tam bu noktada, ülkenin geleceğine dair umut taşıyan bazı duruşlar, bazı çağrılar öne çıkıyor.

Toplumu ayrıştırmak yerine bir araya getirmeye çalışan, çatışmayı değil uzlaşmayı büyütmek isteyen bir anlayış…

Sn cumhurbaskani nin surekli dile getirerek vurguladığı “adalet ve birlik” fikri, aslında sadece bir siyasi söylem değil; bu coğrafyanın ihtiyacı olan derin bir çağrıdır.

Çünkü adalet yoksa birlik olmaz.

Birlik yoksa güç olmaz.

Güç yoksa da gelecek olmaz.

Aynı şekilde, Devlet Bahçeli’nin sıkça altını çizdiği devletin bekası ve verilen sözlerin tutulması meselesi de hafife alınacak bir konu değildir.

Bir toplum, sözün değerini kaybettiği an çözülmeye başlar.

Bir devlet, adalet duygusunu yitirdiği an zayıflar.

Bu yüzden mesele kişiler değil…

Mesele temsil edilen değerlerdir.

Eğer gerçekten güçlü bir ülke olmak istiyorsak…

Eğer gerçekten tarihe meydan okumak istiyorsak…

Önce kendi içimizdeki ayrışmayı bitirmeliyiz.

Çünkü en büyük tehlike dışarıdan değil, içeriden gelir.

Bir millet, kendi içinde bölündüğünde;

Artık onu yıkmak için büyük ordulara gerek kalmaz.

Kendi kendine çöker.

Bugün bize düşen görev, geçmişin hatalarından ders almak.

Ama o hataların içinde kaybolmak değil.

Yeni bir dil kurmak zorundayız.

Daha sade, daha samimi, daha hakiki bir dil…

İnsanları etiketleyen değil, anlayan bir dil.

Ötekileştiren değil, kucaklayan bir dil.

Çünkü her insan, anlaşılmayı bekler.

Her kalp, değer görmek ister.

Ve unutmayalim…

Kalpler kazanılmadan hiçbir zafer kalıcı değildir.

Bugün gençlerimize baktığımızda;

Onların zihinlerinde büyük ideallerden çok büyük soru işaretleri görüyoruz.

Neden?

Çünkü biz onlara net bir yol gösteremedik.

Çünkü biz kendi içimizde anlaştığımıza henüz onlari inandıramadik.

Onlara birlikten bahsettik ama bölünmeye neden olan yollari ortadan kaldırdığımızi tam olarak anlata bilmis degiliz.

Onlara adaletten bahsederken cifte standart uygulamadigimizi da göstermek zorundayiz.

Şimdi bu çelişkilerle yüzleşme zamanı.

Çünkü gençler artık sadece söze bakmıyor…

Yaşanana bakıyor.

Ve yaşanan ile söylenen arasındaki fark büyüdükçe, güven azalıyor.

Güven azaldıkça da umut sönüyor.

Oysa umut, bir milletin en büyük hazinesidir.

Bir toplum umut ettiği sürece ayakta kalır.

Ama umudunu kaybettiği an, en büyük zenginlikler bile onu kurtaramaz.

Bu yüzden bugün yapılması gereken şey çok net:

Samimiyet.

Gösterişten uzak, hesapsız, çıkarsız bir samimiyet…

Yanlış yaptığımızda kabul edebilen bir olgunluk.

Doğruyu gördüğümüzde destekleyebilen bir vicdan.

Ve en önemlisi…

Kendimizden başlayabilme cesareti.

Çünkü değişim yukarıdan aşağıya değil, içeriden dışarıya olur.

Bir insan değişirse, bir aile değişir.

Bir aile değişirse, bir toplum değişir.

Ve toplum değişirse, tarih değişir.

Bugün bize düşen, büyük laflar etmek değil…

Küçük ama gerçek adımlar atmaktır.

Komşumuzla aramızı düzeltmek…

Farklı düşüneni dinlemek…

Adaletsizlik karşısında susmamak…

Bunlar küçük gibi görünür ama bir medeniyetin temelini oluşturur.

Çünkü medeniyet, büyük binalarla değil; büyük insanlarla kurulur.

Ve büyük insan olmak, başkasını küçültmekle değil; kendini büyütmekle mümkündür.

Artık şunu açıkça söylememiz gerekiyor:

Mezhepçilik de milliyetçilik de, eğer insanı insandan uzaklaştırıyorsa;

Bu bir zenginlik değil, bir yüktür.

Eğer bizi birbirimize düşman ediyorsa;

Bu bir kimlik değil, bir tuzaktır.

Ve eğer bu tuzağa düşersek…

Sadece bugünü değil, yarını da kaybederiz.

Ama hâlâ gecikmis değiliz.

Çünkü bu millet, nice zorlukların içinden birlikle çıkmış bir millettir.

Çünkü bu topraklar, ayrışmanın değil; kaynaşmanın mayasıyla yoğrulmuştur.

Yeter ki biz o mayayı yeniden hatırlayalım.

Yeter ki biz birbirimize yeniden “kardeşim” diyebilelim.

o zaman…

Ne korku kalır, ne endişe.

Ne kaybetme korkusu, ne yok olma telaşı…

Ve Yok olma telasi yerine ne gelir biliyoruz.

Huzur gelir.

Güven gelir.

Gelecek gelir.

O zaman bu millet bu ülke, sadece kendi kaderini değil…

Dünyanın gidişatını da değiştirebilecek bir güce ulaşır.

Çünkü gerçek güç, birlikten doğar.

Gerçek birlik ise adaletle yaşar.

Ve adaletin olduğu yerde…

Hiçbir medeniyet yıkılmaz.

 

Mehmet Halit Demir
23.Donem Mardin Milletvekili

Ayrışmanın Gölgesinden Birliğin Işığına
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.