İnsanı Üslubundan Tanımak
M.Nuri Alpaslan
İnsanları tanımak için bazen yıllara ihtiyaç duyduğumuzu düşünürüz. Oysa bir insanın karakteri, dünyaya bakışı ve karşısındaki insana verdiği değer, çoğu zaman uzun zamanlara ihtiyaç bırakmadan kendisini belli eder. Bunu anlamanın en önemli yollarından biri de üslubuna dikkat etmektir. Çünkü üslup yalnızca konuşma biçimi değildir; insanın zihninin, terbiyesinin, karakterinin ve ruh dünyasının dışarıya yansıyan tarafıdır. İnsan ne kadar dikkatli davranırsa davransın, ne kadar kendisi hakkında iyi bir izlenim bırakmaya çalışırsa çalışsın, kullandığı dil ve insanlara yaklaşma biçimi, içinde taşıdığı birçok şeyi zamanla ortaya çıkarır.
Bir insanın ne söylediği elbette önemlidir; ancak nasıl söylediği çoğu zaman söylediklerinden daha fazla şey anlatır. Aynı cümle, iki farklı insanın ağzından çıktığında bambaşka anlamlar kazanabilir. Birisi aynı gerçeği karşısındaki insanı incitmeden anlatabilirken, bir başkası doğruyu söyleme iddiasıyla karşısındakini küçük düşürebilir. Birinin sözünde bilgi vardır ama kibir yoktur; diğerinin sözünde ise belki aynı bilgi vardır fakat insanı rahatsız eden bir üstünlük duygusu hissedilir. Bu nedenle üslup, sözün yalnızca biçimi değil, sözün arkasındaki niyetin de önemli bir göstergesidir.
İnsanların birbirini değerlendirirken çoğu zaman görünüşe, mevkiye, eğitime, maddi imkânlara veya toplumdaki konumuna baktığı bir dönemde yaşıyoruz. Oysa bütün bunlar bir insanın karakteri hakkında tek başına yeterli bilgi vermez. Bir insanın ne kadar eğitimli olduğu, ne kadar başarılı olduğu veya hangi makamda bulunduğu, onun nasıl bir insan olduğunu anlamamıza her zaman yardımcı olmayabilir. Asıl belirleyici olan, sahip olduğu imkânları nasıl kullandığı ve kendisinden daha güçsüz gördüğü insanlara nasıl davrandığıdır. İnsan, çoğu zaman kendisine fayda sağlayanlara gösterdiği nezaketle değil, kendisinden hiçbir şey beklemediği insanlara karşı sergilediği tavırla gerçek karakterini gösterir.
Bu nedenle bir insanın üslubunu yalnızca konuştuğu kişilere bakarak değerlendirmek gerekir. Güçlü bir insanın karşısında son derece nazik, makam sahibi birinin yanında son derece ölçülü, kendisine fayda sağlayabilecek kişilere karşı son derece ilgili olduğu hâlde; garsona, hizmetliye, çalışanına, yaşlıya, çocuğa veya kendisine hiçbir şekilde fayda sağlayamayacak birine karşı küçümseyici davranan bir insanın nezaketinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü gerçek nezaket, çıkar ilişkilerinin olmadığı yerde belli olur. İnsan, kendisine bir karşılık vermeyecek kişiye de saygı gösterebiliyorsa gerçekten terbiyelidir.
Üslubun insanın eğitiminden daha derin bir tarafı vardır. Eğitim insana bilgi kazandırabilir; fakat bilgi her zaman insanı olgunlaştırmaz. Hatta bazen bilgi, yanlış kullanıldığında insanın kibirlenmesine bile sebep olabilir. Çok okuyan, çok bilen veya belirli bir alanda uzmanlaşan bir insan, bildiklerini başkalarını küçümsemek için kullanıyorsa sahip olduğu bilgi onun kişiliğini geliştirmek yerine egosunu besliyor demektir. Gerçek anlamda bilgeliğin ise başka bir yerde başladığını düşünüyorum: İnsan bildikçe bilmediklerinin farkına varıyor ve başkalarının düşüncelerine karşı daha mütevazı bir dil kullanıyorsa, işte orada bilgi karaktere dönüşmeye başlamış demektir.
Aynı durum iyilik için de geçerlidir. Günümüzde iyilik yapmak kadar, yapılan iyiliğin nasıl gösterildiği de önemseniyor. Oysa gerçek iyilik, karşısındaki insanı mahcup etmeden yapılabilendir. Birine yardım ederken onun onurunu koruyabilmek, yaptığı iyiliği sürekli hatırlatmayacak kadar gönüllü olmak, iyiliği bir üstünlük aracına dönüştürmemek de insanın üslubuyla ilgilidir. Bazen çok büyük bir yardım, yanlış bir tavırla yapıldığında karşısındaki insanın kalbinde ağır bir yük bırakabilir. Bazen de küçük bir yardım, son derece zarif bir davranışla yapıldığında insanın hayatında unutulmayacak bir iz bırakabilir.
Üslup aynı zamanda insanın samimiyetini de ele verir. Çünkü samimiyet yalnızca güzel sözler söylemek değildir. Samimi insan, farklı insanların karşısında tamamen farklı karakterlere bürünmez. Elbette herkesle aynı şekilde konuşmak zorunda değildir; makam, yaş, yakınlık ve ortam iletişim biçimini değiştirebilir. Fakat bütün bunların altında değişmeyen bir karakter vardır. İnsan bir yerde son derece mütevazı, başka bir yerde son derece kibirli; birinin yanında merhametli, diğerinin yanında acımasız; güçlü karşısında saygılı, güçsüz karşısında küçümseyici bir hâle geliyorsa burada insanın şartlara göre değişen bir üslubundan çok, şartlara göre değişen bir karakterinden söz etmek gerekir.
Riya da çoğu zaman kendisini büyük davranışlarla değil, küçük ayrıntılarla belli eder. İnsanların yanında başka, yalnız kaldığında başka konuşmak; herkesin gözü önünde gösterilen hassasiyetleri kimsenin görmediği yerde terk etmek; güçlü insanların yanında başka, kendisinden daha zayıf insanların yanında başka bir dile sahip olmak, insanın iç dünyasıyla dışarıya gösterdiği görüntü arasındaki farkı ortaya çıkarır. Bu fark büyüdükçe üsluptaki yapaylık da daha kolay hissedilir. Çünkü insanın sözü ile niyeti arasındaki mesafe arttıkça, bunu taşıyan dil de ister istemez kendisini ele verir.
Kibir ise belki de üslupta en kolay fark edilen özelliklerden biridir. Kibir her zaman yüksek sesle konuşmak veya insanlara açıkça tepeden bakmak şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen bir başkasının sözünü sürekli kesmekte, karşısındakini dinlemeye değer bulmamakta, her konuda son sözü kendisinin söylemesi gerektiğini düşünmekte, hata yaptığında özür dilemeyi zayıflık kabul etmekte ortaya çıkar. Bazı insanlar karşısındakini doğrudan aşağılamaz; fakat konuşmalarının tamamında kendilerini üstün, diğerlerini eksik konumda tutmayı başarırlar. Bu da bir üsluptur ve insanın karakteri hakkında oldukça fazla şey söyler.
İnsan ilişkilerinin giderek daha hızlı ve yüzeysel hâle geldiği bir zamanda üslubun önemini belki de eskisinden daha fazla konuşmamız gerekiyor. Sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve dijital iletişim, insanlara düşünmeden konuşma ve yazma konusunda büyük bir alan açtı. Bir ekranın arkasında olmak, insanların birbirlerine normalde yüz yüze söylemeyecekleri sözleri çok daha kolay söylemesine yol açıyor. Bir insanın yüzüne bakarak söylemekten çekineceği ağır bir cümleyi, birkaç saniye içinde bir mesaj olarak gönderebiliyor veya bir paylaşımın altına yazabiliyor. Oysa ekranın arkasında da bir insan var ve sözcüklerin orada da bir karşılığı bulunuyor. Teknoloji iletişimin şeklini değiştirdi fakat insanın karşısındakine karşı taşıması gereken saygıyı ortadan kaldırmadı.
Belki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, haklı olmakla kırıcı olmak arasındaki farkı yeniden hatırlamaktır. Bir konuda haklı olmak, karşımızdaki insanı incitme hakkı vermez. Eleştirmek, aşağılamak anlamına gelmez. Farklı düşünmek, birbirimize düşman olmak demek değildir. Bir insanın hatasını söylemek mümkündür; bunu yaparken onun onurunu korumak da mümkündür. Hatta gerçek olgunluk biraz da burada ortaya çıkar. İnsan karşısındakini susturabildiği için değil, onunla aynı fikirde olmadığı hâlde saygısını koruyabildiği için olgundur.
Çünkü güzel üslup, güzel kelimeler seçmekten ibaret değildir. Güzel üslup, karşımızdaki insanın da bir kalbi olduğunu unutmamaktır. Konuşurken onun geçmişini, hassasiyetlerini, yaşadığı şeyleri ve taşıdığı yükleri bilmediğimizi hatırlamaktır. Her insanın görünmeyen bir tarafı vardır ve bizim bir cümleyle geçip gittiğimiz bir konu, karşımızdaki insanın hayatında çok daha derin bir yere dokunabilir. Bu nedenle konuşurken yalnızca söylemek istediğimizi değil, söylediğimiz şeyin karşımızdaki insanda nasıl bir karşılık bulacağını da düşünmek gerekir.
İnsanın üslubu, zaman içerisinde onun hakkında kalıcı bir kanaat oluşturur. İnsanlar bazen söylediklerimizi unuturlar, fakat bizim yanımızda kendilerini nasıl hissettiklerini kolay kolay unutmazlar. Kendisini sürekli küçümsenmiş hisseden bir insan, karşımızdaki en doğru cümleleri kursak bile bize yakınlık duymayabilir. Buna karşılık yanında kendisini değerli, anlaşılmış ve saygı görmüş hisseden bir insan, kusurlarımızı bile daha kolay anlayabilir. Çünkü insan ilişkilerinin temelinde yalnızca doğrular değil, o doğruların birbirimize hangi biçimde ulaştığı da vardır.
Bu yüzden bir insanı tanımaya çalışırken yalnızca başarılarına, sahip olduklarına veya anlattıklarına bakmamak gerekir. Biraz da konuşma biçimine, insanları dinleyişine, kendisinden farklı düşünenlere yaklaşımına, hata yapanlara karşı tavrına ve kendisinden daha güçsüz gördüğü insanlarla kurduğu ilişkiye bakmak gerekir. Bütün bunlar, insanın karakteri hakkında uzun bir özgeçmişten daha fazla şey söyleyebilir.
Sonuçta insan, kendisini yalnızca anlattığı hikâyelerle değil, o hikâyeleri anlatırken ortaya koyduğu tavırla da tanıtır. Kalbinde ne varsa, zihninde ne birikmişse ve karakterinde ne kadar derinlik varsa, bunların bir kısmı mutlaka diline yansır. İyilik de üsluptan kendisine bir yol bulur, kibir de. Bilgelik de konuşur, cehalet de. Samimiyet de kendisini belli eder, riya da. İnsan ne kadar dikkat ederse etsin, iç dünyasının tamamını kelimelerinin arkasında sonsuza kadar saklayamaz.
Belki de bu nedenle insanları sevmemizin veya onlardan uzaklaşmamızın ilk sebeplerinden biri, çoğu zaman farkında olmadan onların üslubudur. Bir insanın sesindeki sakinlik, sözündeki ölçü, itirazındaki nezaket, hatasındaki tevazu ve başkasına verdiği değer, bize onun dünyası hakkında önemli ipuçları verir. Çünkü üslup, insanın kendisi hakkında hazırladığı bir tanıtım yazısı değildir; çoğu zaman farkında olmadan ortaya çıkan gerçek hâlidir.
İnsan kendisini saklayabilir, sözlerini seçebilir, görüntüsünü değiştirebilir; fakat üslup, iç dünyanın dışarıya açılan en küçük aralığıdır. O aralıktan bazen bir insanın bütün karakteri görünür. Bu yüzden insanın kendisine zaman zaman şu soruyu sormasında fayda vardır: İnsanlar benim söylediklerimi mi hatırlıyor, yoksa benim yanımda nasıl hissettiklerini mi?
