Kardeşliğin Unutulduğu Yer
Kızıltepe…
Son günlerde öyle bir sessizliğin içindeyiz ki, bu sessizlik aslında sessizlik değil; gökyüzüyle toprağın arasında sıkışıp dile gelmeyi bekleyen bir ağıtın nefesi gibi. Sokaklara sinmiş bu hava, insanın yüzüne çarptığında hüzün değil; hüzünle karışmış ağır bir gölge bırakıyor. Sanki şehir, içine akıttığı gözyaşlarından yorulmuş da artık ağlamayı bile unutmuş.
Sabah pusunun bir zamanlar serinlik sayıldığı bu ovada, bugün pus insanların omuzlarına çökmüş tedirginliğin bir yansıması gibi duruyor. Kaldırımların taşları bile solgun… Üzerlerinden geçen adımların acısını içlerine çekmiş gibiler.
Bir evde, anne, baba ve küçücük bir can… Gün doğmadan karanlığa gömülmüş bir hayat. O evde yankılanan sessizlik, şehrin duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Bu suskunluk, sıradan bir sessizlik değil; bir milletin vicdanına çökmüş ağır bir yüktür.
Bir başka mahallede, seyir hâlindeki bir araca sıkılan kurşunlar… Bu mermiler bir çocuğa, bir kadına, bir adama değil; bu şehrin yarınlarına sıkılıyor aslında. Yoğun bakım kapılarında ölüme asılı duran nefesler var. Bir nefesin bu kadar ağır olabileceğini insan ancak böyle zamanlarda öğreniyor.
Ve sonra bir baba… Hayatın yükünü taşıyamayıp kendi karanlığıyla baş başa kalan bir insan. Kaderini tavana bağlayan bir sessizlik… Bu yalnızlık, hepimize sinmiş bir iç isyan değil midir?
Bugün ise üç cümlelik bir tartışmanın, iki nefeslik bir öfkenin, bir bıçak darbesiyle hayattan kopardığı genç bir fidan… Sokağa dökülen sadece kan değil; insandan insana uzanan merhametin yere düşmüş hâli.
Kızıltepe’nin bugün yazdığı satırlar, bir olaylar zinciri değil; kanla, gözyaşıyla, acıyla, öfkeyle, çaresizlikle yazılan kara bir destandır. Sayfaları çevirdikçe karanlık daha da derinleşiyor.
Ama bu destanda eksik olan bir şey var: Kardeşlik.
Bir zamanlar aynı tencereden yemek yenirdi. Anahtar komşunun ayakkabısında bırakılırdı. Bir çocuğun ağlaması bütün sokağı ayağa kaldırırdı. Bir düğün herkesin sevinciydi; bir cenaze, herkesin omzuna konmuş bir yük…
Ne oldu bize?
Hangi acı bizi birbirimizden kopardı?
Hangi öfke, hangi hırs, hangi karanlık bizi bu hâle getirdi?
Kurşunlardan önce kardeşliğimizi kaybettik. Merhametin yerini öfke, komşuluğun yerini yabancılık aldı. Kızıltepe bugün sadece acının değil; unutuluşun, dağılmanın ve soğumanın da hikâyesidir.
Bir şehir kardeşliğini yitirince sadece insanlar değil, ruhlar da üşür.
Belki bugün kalem oynatmanın sebebi acıyı yazmak değil; unuttuğumuz kardeşliği hatırlatmaktır. Bir şehrin kaderi, sokaklarına sinen kanla değil; o kanı temizlemek için uzanan ellerle değişir.
Unutmayalım:
Kardeşlik bir söz değil, bir duruştur.
Merhamet zayıflık değil, güçtür.
Bir cana kıymak kahramanlık değil, yok oluşun adımıdır.
Bugün Kızıltepe ağlıyorsa, gözyaşı bu toprağın bize yüklediği bir sorumluluktur.
Bugün Kızıltepe yaralıysa, yara aynı yerden bizi de kanatmalıdır.
Çünkü kardeşliğin unutulduğu yer, karanlığın başladığı yerdir.
Ama kardeşlik hatırlanırsa, bir tek mum bile bütün karanlığı dağıtmaya yeter.
Ve Kızıltepe bugün bize şu soruyu soruyor:
“Bir şehri yeniden kardeşliğe nasıl döndürürsünüz?”
Cevap belki de uzaklarda değil…
Bir insanın kalbindedir.
Bir annenin duasında, bir çocuğun gülüşünde, bir yaşlının elinde, bir komşunun selamındadır.
Ve belki de kardeşliğin yeniden doğduğu yer, tam da bu karanlığın ortasıdır.
Mehmet Nuri Alparslan
