Mehmet Nuri Alpaslan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bir Toplumun Görünmeyen İnsanlari

Bir Toplumun Görünmeyen İnsanlari

featured
0
Paylaş

BİR TOPLUMUN GÖRÜNMEYEN İNSANLARI

İnsanın Değeri Mevkiinde Değil, İnsanlığındadır

 

M.Nuri Alpaslan

 

Feodal anlayışın izlerini taşıyan toplumlarda insanın değeri çoğu zaman kişiliğiyle, ahlakıyla, bilgisiyle ve topluma kattıklarıyla değil; sahip olduğu makamla, servetle, toprakla ve ekonomik gücüyle ölçülür. Bir makamın yoksa, geniş tarlalara sahip değilsen, tüccar ya da esnaf değilsen, toplumun gözünde adın da sanın da olmayabilir. Ne kadar dürüst olduğunun, ne kadar bilgili olduğunun, yıllarını hangi değerlere adadığının pek önemi kalmaz. Kalabalıkların arasında yaşarsın ama görülmezsin. Konuşursun, duyulmazsın. Bir topluma ait olursun ama o toplumun sosyal hayatında kendine yer bulamazsın. Öyle bir görmezden gelinirsin ki bazen yaşayan bir insan olarak değil, sanki hiç var olmamış biri olarak kabul edilirsin. Hatta ölümün bile kimi çevrelerde bir makamın, bir servetin veya bir unvanın ölümü kadar karşılık bulmaz.

Oysa bir makamın varsa, ticaretle uğraşıyorsan, geniş toprakların veya ekonomik gücün bulunuyorsa toplumun bütün kapıları sana açılır. Açılışlarda ön sıralarda yerin ayrılır, düğünlerde ve nişanlarda davetlilerin başında gelirsin. Toplantılarda görüşün sorulur, sofralarda yerin hazırlanır, toplumsal meselelerde adın anılır. Bütün bunlar elbette makam sahibi olmanın, ticaret yapmanın veya ekonomik imkânlara sahip bulunmanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Yanlış olan, bu özelliklere sahip insanları toplumun merkezine yerleştirirken diğer insanları görünmez kılan anlayıştır. Çünkü bir toplum yalnızca makam sahiplerinden, tüccarlardan, esnaftan ve toprak sahiplerinden oluşmaz. O toplumun emeklisi, işçisi, memuru, çiftçisi, genci, kadını, yaşlısı, işsizi, dar gelirli insanı ve hayatını alın teriyle sürdüren binlerce sessiz ferdi vardır. Onların da bir adı, bir onuru, bir düşüncesi ve o toplum üzerinde en az başkaları kadar hakkı bulunmaktadır.

Bugün toplumsal hayatın çeşitli alanlarında, özellikle temsil ve yönetim anlayışlarının şekillendiği süreçlerde üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir mesele vardır: Toplumu temsil etmek, yalnızca ekonomik ve sosyal bakımdan güçlü olanları bir araya getirmek midir, yoksa toplumun bütün kesimlerini kucaklayabilmek midir? Bir çevrenin sürekli ön plana çıkarıldığı, aynı yüzlerin aynı sofralarda, aynı toplantılarda ve aynı davetlerde buluştuğu; buna karşılık toplumun geniş kesimlerinin varlığının dahi hatırlanmadığı bir sosyal düzen, zamanla insanlar arasındaki aidiyet duygusunu zayıflatır. Böyle bir anlayışta birliktelik görünürde kalır. Kalabalıklar oluşur ama toplumsal bütünleşme gerçekleşmez. Çünkü toplumun bir bölümünü sürekli görünür kılarken diğer bölümünü yok saymak, insanlar arasına fark edilmesi güç fakat giderek derinleşen mesafeler koyar.

Asıl mesele, kimin ne kadar toprağı olduğu, hangi makamda oturduğu veya ne kadar sermayeye sahip bulunduğu değildir. Asıl mesele, bir toplumda yaşayan her insanın kendisini o toplumun eşit derecede değerli bir ferdi olarak hissedebilmesidir. İnsanların birbirlerini tanımak, dinlemek, davet etmek ve önemsemek için ekonomik güçlerine ya da sosyal konumlarına bakmadığı bir anlayışın yerleşmesidir. Birlik ve beraberlik, yalnızca belirli çevrelerin bir araya gelmesiyle değil, birbirinden farklı hayatlar yaşayan insanların aynı toplumsal sorumluluk etrafında buluşmasıyla mümkün olur. Çünkü ortak yaşamın temelinde ayrıcalık değil, karşılıklı saygı; üstünlük değil, eşit insanlık değeri bulunmalıdır.

Unutulmamalıdır ki toplumun gerçek zenginliği yalnızca sahip olduğu sermaye, ticaret hacmi, toprak veya makamlarla ölçülemez. Bir toplumun en büyük zenginliği, içinde yaşayan insanların birbirlerine duydukları saygı, gösterdikleri vefa ve kurabildikleri gönül bağlarıdır. Bir insanı davet etmek için zenginliğine, dinlemek için makamına, hatırlamak için nüfuzuna ihtiyaç duyulmamalıdır. İnsanın varlığı başlı başına değerli kabul edilmelidir. Toplumsal birliktelik, belirli bir çevrenin kendi içinde kurduğu ilişkiler ağı olmaktan çıkarılmalı; hayatın her kesimine dokunan, kimseyi dışarıda bırakmayan ortak bir anlayışa dönüşmelidir.

 

Çünkü bir toplumun büyüklüğü, ön sıralarda kimlerin oturduğuyla değil, arka sıralarda unutulmuş kaç insanına sahip çıkabildiğiyle ölçülür. Gerçek birlik, güçlü olanların birbirini tanıması değil, toplumun hiçbir ferdinin kendisini yabancı ve değersiz hissetmemesidir. İnsanların bir kısmının sürekli hatırlandığı, diğerlerinin ise ancak ihtiyaç duyulduğunda akla geldiği bir yerde toplumsal dayanışmadan söz etmek güçleşir. Herkesin bir adı, herkesin bir hikâyesi ve herkesin bu toplumda bir yeri vardır. Hiç kimse sahip olmadığı makamın, servetin veya toprağın gölgesinde yok sayılmamalıdır. Zira insanı insan yapan sahip oldukları değil, taşıdığı değerlerdir. Bir toplum, insanını ekonomik ve sosyal konumuna göre değil, insan olduğu için değerli görmeye başladığı gün gerçek anlamda toplum olmayı başaracaktır.

Bir Toplumun Görünmeyen İnsanlari
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter