ÜÇ SECCADE
M.Nuri Alpaslan
Rivayet edilir ki vaktiyle Güneydoğu Anadolu’da, Allah’ın sevgili kullarından, gönül gözü açık bir zat yaşarmış. Bir gün yolu o diyara düşen bir derviş, zatın huzuruna varmış ve “Efendim, yarın Irak’a, Bağdat’a gideceğim. Orada yaşayan kardeşinize iletmemi istediğiniz bir söz ya da emanet var mı?” diye sormuş. Mübarek zat, kısa bir süre düşündükten sonra üç seccade getirip dervişe uzatmış ve bunları Bağdat’taki kardeşine götürmesini, üçünü de eksiksiz olarak kendisine teslim etmesini istemiş. Derviş emaneti almış, helallik isteyerek yola koyulmuş.
Ne var ki yol uzadıkça nefsinin sesi de güçlenmiş. Bir süre sonra heybesindeki seccadelere bakıp kendi kendine, “Birini satsam ne olacak? Bağdat’taki zat, bana üç seccade verildiğini nereden bilecek? İkisini götürür, bana iki tane emanet edildi derim.” diye düşünmüş. Sonunda nefsine yenilmiş; seccadelerden birini satmış, parasını cebine koymuş ve kalan iki seccadeyle Bağdat’a varmış. Bağdat’taki mübarek zatın huzuruna çıktığında iki seccadeyi önüne bırakıp bunları kardeşinin gönderdiğini söylemiş. Zat seccadelere baktıktan sonra dervişe dönerek kardeşinin kendisine kaç seccade verdiğini sormuş. Derviş, hiç tereddüt etmeden iki seccade verildiğini ve kendisinin de ikisini eksiksiz getirdiğini söylemiş. Zat, “İyi düşün, sana üç seccade teslim edilmedi mi?” diye yeniden sorunca derviş bu kez daha kararlı bir şekilde inkâr etmiş; üç tane verilmiş olsaydı üçünü de getireceğini, kendisine yalnızca iki seccade teslim edildiğini söylemiş.
Bağdat’taki zat bir süre dervişin yüzüne bakmış, ardından “Öyleyse kardeşime soralım.” diyerek pencereye yönelmiş. Başını dışarı uzatıp bütün gücüyle, “Ey kardeşim! Bu dervişe kaç seccade vermiştin?” diye seslenmiş. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra başını içeri çekmiş ve dervişe dönerek, “Kardeşim üç seccade verdiğini söylüyor.” demiş. Oysa ortalık sessizmiş. Derviş ne uzaktan gelen bir ses ne de “üç” diye verilen bir cevap duymuş. Bunun üzerine şaşkınlığını gizleyememiş ve Bağdat’taki zata, “Ey Allah’ın sevgili kulu, madem birbirinizden bu kadar uzakta olduğunuz hâlde birbirinizden haberdarsınız, o hâlde neden kardeşiniz bu seccadeleri doğrudan size göndermedi de benim gibi bir dervişe emanet etti?” diye sormuş.
Bağdat’taki zatın verdiği cevap, dervişin bütün yolculuğundan daha ağırmış: “Çünkü mesele seccadelerin buraya ulaşması değildi. Mesele, senin sana duyulan güveni taşıyıp taşıyamayacağındı.” Derviş o anda anlamış ki heybesinden eksilttiği şey yalnızca bir seccade değildir. Bir seccadenin bedeli ödenebilir, satılan seccade bulunup geri alınabilir, eksilen emanet yeniden yerine konulabilirdi. Fakat insan kendisine duyulan güveni eksilttiğinde, yerine koyması gereken artık bir eşya değil, kaybettiği itibarıdır.
İnsan bazen kendisine verilen emaneti, sahibi kendisini görmediği için sahipsiz zanneder. Oysa güven tam da kimsenin görmediği yerde başlar. Emanete sadakat, başında bir gözetleyen bulunduğu için doğru davranmak değil; yanlış yapabilecek imkâna sahip olduğun hâlde doğru kalabilmektir. İnsanın gerçek karakteri herkes ona bakarken değil, kimsenin bakmadığını düşündüğü anda ortaya çıkar. Çünkü güvenin gerçek sınavı kalabalıkların önünde değil, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı yerde verilir.
Derviş bir seccade sattığını sanmıştı. Oysa sattığı seccadeden önce kendisine duyulan güvendi. Üstelik ihaneti yalnızca emanetten bir parça eksiltmekle kalmamış, gerçeği söyleme fırsatı önüne geldiğinde yalanıyla bu ihaneti daha da büyütmüştü. Çünkü insan hata yapabilir; fakat hatasını örtmek için güveni ve hakikati feda ettiğinde, yaptığı yanlış artık tek bir davranış olmaktan çıkar ve karakterinin üzerine düşen bir gölgeye dönüşür.
Bu hikâyeyi yalnızca bir dervişin üç seccadesi olarak okumamak gerekir. Çünkü hayatın içinde hepimizin taşıdığı seccadeler vardır. Kimi zaman bize verilen bir görevdir, kimi zaman bir makam, kimi zaman bir yetki, kimi zaman insanların bize teslim ettiği bir sır, kimi zaman da bir toplumun omuzlarımıza bıraktığı sorumluluktur. Emanetin büyüklüğü onun maddi değeriyle değil, arkasında duran güvenle ölçülür. Hele ki taşıdığınız emanet bir kişinin değil, bir toplumun veya bir milletin size duyduğu güven ise yapılan yanlışın bedeli de artık yalnızca size ait değildir.
Bir makam kaybedilebilir, yeniden kazanılabilir. Para kaybedilebilir, yeniden kazanılabilir. Bir eşyanın bedeli ödenebilir, bir zarar telafi edilebilir. Fakat bir toplumun hafızasında güvenilir insan olma vasfını kaybetmek, bunların hiçbirine benzemez. Çünkü insanlar size makamınızdan, unvanınızdan veya elinizdeki güçten dolayı değil, o gücü taşıma biçiminizden dolayı yer verirler. Gün gelir makam gider, yetki biter, unvan unutulur; geriye insanların sizin hakkınızda kurduğu birkaç cümle kalır.
İhanetin en ağır tarafı da burada başlar. İhanet yalnızca bir emanetten bir parça eksiltmek değildir; size güvenen insanların sizin için kurduğu “O bunu yapmaz.” cümlesini boşa çıkarmaktır. O cümle bir kez yıkıldığında, sattığınız seccadeyi geri getirmeniz yetmeyebilir. Çünkü seccade eski yerine konulsa bile insanın gönlündeki yeriniz artık eskisi gibi olmayabilir.
Dervişin heybesinde eksilen yalnızca bir seccadeydi; fakat insan bazen küçücük bir menfaat uğruna bundan çok daha büyük şeyler kaybeder. Bir ömür boyunca kazandığı itibarı, kendisine duyulan güveni ve insanların gönlündeki yerini bir anlık hesap uğruna tüketebilir. Bu nedenle mesele hiçbir zaman yalnızca üç seccade değildir. Mesele, insanın kendisine teslim edilen güveni nereye kadar taşıyabildiğidir.
Çünkü asıl kayıp, elindekini kaybetmek değil; bir toplumun, bir milletin gözündeki yerini kaybetmektir.
