PARA VE KARUN’LAŞMAK
Bülent Tekin
Ülkemizde son günlerde meydan gelen Fon Krizi (Skandalı) nedeniyle para konusu beni düşündürdü.
Oldum olası parayı sevmeyen ve paranın olmadığı bir dünyayı düşleyen biriyim. Bu Fon Krizi’nin yarattığı trajedi ve yoksul insanlarda yarattığı şoku bir an için düşündüm. Bu krizi izleyen parası olmayan yoksulların nasıl bir psikoloji içinde olduğunu az çok biliyorum. Lidyalıların hayatı kolaylaştırmak için icat ettiği para, modern dünyada hem yokluğuyla (yoksulluk) hem de varlığıyla (güç çatışmaları) en büyük tehlike kaynaklarından birine dönüştürecekti. Para adeta “yürüyen bir tanrı” gibi hayatın merkezine kuruldu ve kapitalist modernite sisteminde, ona erişememek doğrudan hayatta kalma mücadelesine dönüştü. “Paranın yürüyen tanrı” ifadesi, paranın ekonomik bir araç olmaktan çıktığını, onun insan hayatını, toplumsal değerleri ve ahlakı yöneten en büyük güce dönüştüğünü anlatır.
Karl Marx’ın parayı “görünen bir tanrı” olarak nitelendirirken ilham aldığı bir dize vardır. O dize William Shakespeare’in “Atinalı Timon” oyununda yer almaktadır: Timon ormanda bulduğu altının yıkıcı gücünü fark ederek paranın çirkini güzel, soysuzu soylu yapma gücüne sahip “sarı bir köle” ve “insanlığın ortak fahişesi” olduğunu belirtir. Marx bu sahneyi analiz ederken paranın insani özellikleri tersine çevirme gücünü ve toplumsal bağları kopararak her şeyi satın alabilen yabancılaştırıcı doğasını vurgulamıştır.
MÖ 560-540 yılları arasında hüküm süren Krezüs (Karun), tarihte ilk madeni parayı (sikkeyi) bastıran kral olarak bilinir. Lidyalılar parayı MÖ 700’lü yıllarda icat etmiş, Krezüs ise saf altın ve gümüşten oluşan standart para sistemini oturtmuştur. Lidya’nın başkenti Sardes’ten geçen Paktolos (Sart) Çayı, antik çağda çok zengin altın rezervlerine sahipti. Bu dereden çıkarılan altınlar, Karun’un hazinesinin temelini oluşturmuş ve onu dünyanın en zengin adamı unvanına eriştirmiştir.
MÖ 6. yüzyılda, dünyanın en zengin hükümdarı olan Lidya Kralı Karun, başkent Sardes’te Atinalı bilge Solon’u ağırlar. Karun, sahip olduğu devasa hazineleri ve sarayın ihtişamını Solon’a gezdirdikten sonra kibirle şu soruyu sorur:“Gezip gördüğün insanlar arasında benden daha mutlu birini gördün mü?” Karun’un amacı, aslında Solon’un ağzından kendisinin “dünyanın en mutlu adamı” olduğunu duyabilmektir… Karun kesin bir şekilde kendi adını duymayı beklerken, Solon onun adını bile anmaz. İlk olarak ülkesi için savaşırken onuruyla ölen Atinalı Tellos adında sıradan bir adamı, ardından da annelerine bağlılıklarıyla bilinen ve genç yaşta uykularında huzurla ölen iki kardeşi (Kleobis ve Biton) dünyanın en mutlu insanları olarak ifade eder. Karun bu yanıtlara çok öfkelenir ve “Peki benim mutluluğumu hiç mi hesaba katmıyorsun?”diye adeta azarlar. Atinalı bilge Solon tarihe geçecek şu sözleri söyler: “Bir insanın hayatı son bulmadan, ona mutlu demeyin. Çünkü talih rüzgârı her an tersine dönebilir. Tanrı insana önce mutluluğu tattırır, sonra da onu kökünden yıkıp yok edebilir.” Karun, sarayını gezdirdiği, hazinelerini gösterdiği, ancak verdiği yanıtı beğenmediği Solon’u sarayından kovar.
Solon’un bu kehaneti çok geçmeden gerçekleşir. Karun, kibri ve yanlış yorumladığı kâhin sözleri yüzünden Pers İmparatoru Büyük Kyros (Kiros) ile savaşa girer. Lidya krallığı yenilir, başkent Sardes düşer ve Karun esir edilir. Kiros, Karun’un canlı canlı bir odun yığını üzerinde yakılmasını emreder. Ateşler yükselirken Karun, hayatın ve zenginliğin ne kadar geçici olduğunu acı bir şekilde anlayacak ve can havliyle üç kez bağıracaktır: “Solon! Solon! Solon!” Karun’un ne demek istediğini merak eder ve onu ateşten indirterek hikâyeyi anlatmasını ister. Karun, Solon ile aralarında geçen konuşmayı ve bilgenin haklılığını açıklar. Günün birinde kendi şansının da tersine dönebileceğini ve belki de talihin onu da aynı felakete sürükleyeceğini düşünen Kral Kyros, bu sözlerden derinden etkilenir. Karun’u bağışlar, serbest bırakır.
Paranın gücüne sahip olmak da en az yokluğu kadar büyük tehlikeleri beraberinde getirir. William Shakespeare’in “Atinalı Timon” oyununda vurguladığı gibi, altın (para) insanı kör edebilir. Gücü elinde tutma arzusu; adaleti, vicdanı ve insani değerleri gölgede bırakır. Para, insanı kendi doğasına ve çevresine yabancılaştırır. Tarih boyunca yaşanan büyük savaşların, sömürgeciliğin ve modern çatışmaların arkasında hep kaynakları, pazarları ele geçirme yatar. Diğer bir net ifade ile “para”yı kontrol etme hırsı yatar. Para için devletler yok edilir, coğrafyalar yangın yerine çevrilir. Kapitalist Modernite sistemi, insanlara sürekli daha fazlasına ihtiyaçları olduğunu hatırlatır. Yoksulluk korkusu, insanları hayatları boyunca hiç durmadan çalışmaya ve paranın peşinden koşmaya mecbur bırakır. Bu durum, bireyin kendi özgürlüğünü paraya teslim etmesiyle sonuçlanan psikolojik ve sosyolojik bir tehlikedir. İnsan, kendi ürettiği bir araca (para’ya) köle olur. Bizdeki Karun’laşmak peşinde olanlar ve onlara bu fırsatları verenler tarihten hiç mi ders almak istemiyor? “Fon” vb araçlarla zenginleşenler geride bir kuru ekmeğe muhtaç milyonları bırakıyor, haberiniz olsun(!) Bugün bu topraklarda da yaşanan adeta budur.
25.09.2026
