Karanlık ile aydınlık hiçbir olur mu?
Kemal Kahraman
Karanlık, eşyanın üzerini örter; aydınlık ise onu görünür kılar. Karanlıkta insan yönünü kaybeder, ışıkta yolunu bulur. Kur’ân, insanın hakikat yolculuğunu anlatırken bu güçlü karşıtlıktan faydalanır: nûr ve zulümât.
İman ile inkâr, hak ile bâtıl, hidayet ile dalâlet de böyledir. Aynı hayatın içinde görünseler de yönleri ve sonuçları farklıdır. Çünkü nûr, insanı hakikate ulaştırırken; zulümât, hakikatin üzerini örter ve insanı yönsüz bırakır.
Kur’ân’ın “nûr ve zulümât” kavramları sadece bir ışık ve karanlık benzetmesi değildir. Bu, insanın varoluş yönünü ve hakikat karşısındaki duruşunu anlatan bir çerçevedir.
Nûr, yalnızca fizikî bir aydınlık değil; insanı hakikate ulaştıran ilâhî rehberliktir. Gerçek aydınlığın kaynağı Allah’tır. O, insana basiret ve hidayet verir. Bu ilâhî rehberlik olmadan insan, ne kâinatı doğru okuyabilir ne de hayatı anlamlı bir zemine oturtabilir.
Bu yüzden Kur’ân, insanın akıl ve gönül dünyasının vahiy ile aydınlatıldığını bildirir. Cehaleti gideren, şüpheyi dağıtan ve varoluşa anlam kazandıran bu nûrdur.
Kur’ân’da “nûr” çoğu zaman tekil, “zulümât” ise çoğul gelir. Bu incelik, hakikatin tek, sapma yollarının ise çok olduğunu gösterir. Hakikat bir istikamet, bâtıl ise dağınık yolların adıdır.
Göz nasıl ışıkla görürse, kalp de ancak ilâhî rehberlikle hakikati idrak eder. Akıl kıymetli bir nimettir; fakat tek başına yeterli değildir. Vahyin ışığı olmadan yönünü kaybetme riski taşır. Peygamberler ise bu ilâhî rehberliğin hayata dönüşmüş hâlidir.
Bu yüzden Gazzâlî’nin şu sözü dikkat çekicidir: “Gözün nûru için güneş ne ise, aklın nûru için de Kur’ân odur.”
Kur’ân, hakikat ile bâtıl arasındaki farkı şöyle ortaya koyar: “Gören ile görmeyen bir olmaz; karanlıklar ile aydınlık da bir değildir.” (Fâtır, 35/19-20)
Gerçek görme yalnızca gözle değil, kalp iledir. Gözleri açık olup da hakikate kapalı kalan insan, mânevî karanlıkta kalabilir. Çünkü karanlık, sadece görmeyi değil, yön duygusunu da zayıflatır.
Bu yüzden vahyin temel amacı insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Kur’ân bu hakikati farklı âyetlerde tekrar tekrar vurgular: insan, zulümâttan nûra Allah’ın izniyle çıkarılır. Ancak bu çıkış yalnızca bilgiyle değil, kalbin yönelişiyle gerçekleşir.
Çünkü hidayet, hem ilâhî bir lütuf hem de insanın iradesiyle yöneldiği bir hakikattir. İnsan hakikate yönelir, fakat kalbine ışığı yerleştiren Allah’tır. Kapıyı açmak insana, aydınlatmak Allah’a aittir. Bu sebeple hidayet, zorlayıcı bir mecburiyet değil; kulun yönelişiyle anlam kazanan bir ilâhî karşılaşmadır.
Kur’ân, Allah’ı “göklerin ve yerin nûru” olarak tanımlar (Nûr, 24/35). Bu ifade, Allah’ın zatını fizikî bir ışık olarak değil; varlığı aydınlatan, hakikati gösteren mutlak rehberlik olarak anlamaya yönlendirir.
Kim şüphelerin karanlığından imanın nûruna yönelirse, Allah onun kalbini aydınlatır. Çünkü ilâhî nûr, yalnızca bilgi değil; insanın bütün varlığını kuşatan bir dönüşümdür.
İman, insanın düşüncesini değiştirir; ama bununla kalmaz, ahlâkını, tercihlerini ve yönünü de değiştirir. Bu yüzden nûr, sadece bilinen bir hakikat değil, yaşanan bir istikamettir.
Müslüman için bu nûr, hayatın içinde yol gösteren bir ölçü hâline gelir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Namaz bir nûrdur, sadaka bir burhandır, sabır bir ziyâdır…” (Müslim, Tahâret, 1)
Bu söz, nûrun sadece soyut bir kavram olmadığını; insanın hayatını şekillendiren canlı bir hakikat olduğunu gösterir.
Nihayetinde mesele şudur:
İnsan ya Allah’ın nûruna yönelir ya da kendi karanlık yollarında kaybolur. Bir yol anlam ve istikamet taşır; diğer yol dağınıklık ve yönsüzlük… Birinde kalp açılır, hayat berraklaşır; diğerinde kalp daralır, yollar çoğalır ama hiçbirine varılmaz.
Ve bütün soru yine başa döner:
Karanlık ile aydınlık hiç bir olur mu?
Bu yazıyı, Hz. Peygamber’in nûr talep ettiği şu dua ile tamamlıyoruz:
“Allah’ım! Kalbime nûr ver, dilime nûr ver, kulağıma nûr ver, gözüme nûr ver, arkama nûr ver, önüme nûr ver, üstüme nûr ver, altıma nûr ver! Allah’ım, nûrumu artır!” (Buhârî, Deavât, 9)
