Habîs ile Tayyib Bir Olur mu?
Kemal Kahraman
İnsanlık tarihi, hak ile bâtılın; temiz ile kirlinin, iyi ile kötünün mücadelesinin tarihidir. Bu mücadelede çoğu zaman kötülük daha görünür olmuştur. Gürültü çıkaran, dikkat çeken ve kalabalıkları peşinden sürükleyen çoğu zaman hayır değil şer olmuştur. İnsan da bazen çok olanı doğru, yaygın olanı normal, güçlü olanı haklı zannetmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça geçen “tayyib” kavramı; temiz, güzel, faydalı, bereketli ve helâl olan her şeyi ifade eder. İnsan ruhunu yücelten, vicdanı rahatsız etmeyen, kalbi karartmayan her söz, her davranış ve her kazanç tayyibtir. Helâl lokma, doğru söz, samimi niyet, adalet, merhamet, iffet ve güzel ahlâk bu temizliğin farklı tezahürleridir.
Tayyibin karşısında ise “habîs” vardır. Habîs; sadece maddî pislik değil, insanın kalbini ve ruhunu kirleten her türlü kötülüktür. Yalan, zulüm, kibir, haksız kazanç, iftira, haset, ahlâksızlık ve bozgunculuk habîsin parçalarıdır. Çünkü insanı asıl kirleten şey, bedenine bulaşan değil; gönlüne yerleşen kötülüktür.
Kur’ân bu hakikati son derece açık bir şekilde ortaya koyar:
“De ki: Habîs ile tayyib bir olmaz; habîsin çokluğu hoşuna gitse bile.” (Mâide, 5/100)
Bu âyet, insanı kalabalıkların aldatıcı etkisinden kurtaran büyük bir ölçüdür. Çünkü nice yanlışlar vardır ki milyonlar tarafından benimsenmiştir. Nice doğrular da vardır ki yalnız kalmıştır. Firavun’un orduları kalabalıktı ama hakikat Hz. Musa’nın yanındaydı. Mekke müşrikleri güçlüydü ama nur, Allah Resûlü’nün gönlünde parlıyordu.
İnsanlar çoğu zaman bir şeyin doğru olup olmadığına değil, ne kadar yaygın olduğuna bakıyor. Helâl mi haram mı, faydalı mı zararlı mı sorusundan önce; popüler mi, moda mı, herkes yapıyor mu soruları soruluyor.
Mümin, çoğunluğun değil hakikatin peşinden gitmekle yükümlüdür. Çünkü Allah katında değer; sayı, şöhret ve görüntüyle değil, niyet ve ihlâsla ölçülür. Nitekim Resûlullah (s.a.s.): “Ameller niyetlere göredir.” buyurmuştur.
Bir iyiliğin büyüklüğü yaptığı gürültüyle değil, çıktığı kalbin temizliğiyle ölçülür. Samimiyetle verilen bir lokma, gösterişle yapılan büyük bağışlardan daha kıymetli olabilir. Çünkü Allah amelin büyüklüğüne değil, ihlâsına bakar.
İslâm yalnızca beden temizliğini değil, gönül temizliğini de esas alır. İnsan dış görünüşüne ne kadar özen gösterirse göstersin; kalbini kibir, haset, öfke ve riya ile doldurmuşsa gerçek temizliği elde edemez. Temiz bir kalp merhamet üretir, adaleti güçlendirir ve insan ilişkilerine güzellik katar. Kirli bir kalp ise zamanla vicdanı köreltir ve insanı hakikatten uzaklaştırır.
Bu sebeple mümin yalnızca yediğine ve içtiğine değil; dinlediğine, izlediğine, konuştuğuna ve düşündüğüne de dikkat eder. Çünkü ruh da beden gibi beslendiği şeylerden etkilenir. Gönle giren her söz, her görüntü ve her düşünce insanın karakterinde bir iz bırakır.
Bugün insanlığın yaşadığı pek çok bunalımın temelinde habîs olanın normalleşmesi vardır. Güvenin azalması, aile bağlarının zayıflaması, merhametin eksilmesi ve insanların iç huzurunu kaybetmesi tesadüf değildir. Allah’ın razı olmadığı bir hayat tarzı, kısa süreli hazlar üretebilir; fakat kalıcı huzur veremez.
Buna karşılık tayyib olan her şey insanı huzura taşır. Helâl kazanç vicdanı rahatlatır. Adalet toplumu ayakta tutar. Merhamet kalpleri birbirine yaklaştırır. Samimiyet güven doğurur. Temiz söz gönülleri yumuşatır. Gerçek güzellik de işte burada ortaya çıkar: Dış görünüşte değil, temiz kalpte; yüksek sesle konuşmakta değil, doğru sözde; kalabalıklarda değil, hakka sadakatte…
İnsan bazen kötülüğün yaygınlığını görünce ümitsizliğe düşebilir. “Artık iyilik kalmadı” diye düşünebilir. Oysa şeytanın en büyük hilelerinden biri, iyilerin ümidini kırmaktır. Çünkü kötülük çoğu zaman gücüyle değil, iyiliğin faydasız olduğu düşüncesiyle yayılır.
Hâlbuki samimiyetle yapılan hiçbir iyilik kaybolmaz. Hakikat er ya da geç mutlaka ortaya çıkar. İnsanların görmediğini Allah görür, insanların unuttuğunu Allah unutmaz. Bir tebessüm, bir dua, bir sadaka, bir güzel söz bile ilâhî terazide karşılığını bulacaktır.
Bu sebeple habîs ile tayyib hiçbir zaman bir değildir. Kötü ile iyi, kirli ile temiz, bâtıl ile hak aynı değerde olamaz. Müminin vazifesi; kalbini arındırmak, niyetini temiz tutmak ve her şart altında helâl olana sarılmaktır.
Çünkü sonunda herkes kendi ameliyle baş başa kalacaktır. O gün ne evlatlar, ne kalabalıkların alkışı ne de dünyanın geçici süsleri, malı. mülkü ve makamı fayda verecektir. Fayda verecek olan; selim bir kalp, helâl bir kazanç, samimi bir niyet ve Allah’ın rızasına uygun yaşanmış bir ömürdür.
Öyleyse insan, habîsin çokluğuna değil tayyibin değerine bakmalıdır. Çünkü habîs geçici bir aldanış, tayyib ise ebedî kurtuluşun yoludur. Akıllı insan, gelip geçici olanın cazibesine değil; kalıcı olanın bereketine talip olandır.
