Mehmet Nuri Alpaslan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. Sessiz Kalmaya Hakkımız Yok

Sessiz Kalmaya Hakkımız Yok

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sessiz Kalmaya Hakkımız Yok

Kaybettiğimiz gençlerin ardından; aileyi, toplumu ve geleceğimizi yeniden düşünmek üzerine…

M. Nuri Alpaslan

Son günlerde yaşadığımız şehirde meydana gelen olaylar karşısında insanın yüreği daralıyor, zihni aynı soruların etrafında dolaşıp duruyor. Neredeyse her yeni olayın ardından bir evden yükselen feryatları, bir annenin gözyaşlarını, bir babanın çaresizliğini ve yarım kalan hayatların hikâyelerini dinliyoruz. Üstelik bütün bunların arkasında çoğu zaman ne büyük davalar ne de çözülemeyecek meseleler bulunuyor. Bir söz, bir tartışma, bir anlık öfke, bir yanlış anlaşılma ya da önemsiz görünen bir mesele, birkaç dakika içerisinde geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Sonra geriye yalnızca toprağa verilen gençler, ömür boyu dinmeyecek acılar ve vicdanlarda açılan yaralar kalıyor.

Oysa hiçbir hayat böyle başlamıyor. Dünyaya gelen her çocuk, bir evin içine umut olarak düşüyor. Doğduğu gün sadece anne ve babasının değil, bütün ailenin yüzünü güldürüyor. Hastane koridorlarında bekleyen yakınların heyecanı, eve gelen tebrikler, yapılan dualar ve edilen temenniler aslında o çocuğun hayatına verilen değerin ilk işaretleri oluyor. Annesi geceler boyunca başında bekliyor, babası onun için geleceğe dair planlar kuruyor. Ateşi yükseldiğinde evdeki herkesin yüreği ağzına geliyor. Bir gün iştahsız olduğunda, bir gece uyumadığında, bir sabah halsiz göründüğünde bütün aile aynı endişeyi taşıyor. Çünkü evlat, insanın yalnızca büyüttüğü bir varlık değil; yüreğinin dışarıdaki parçasıdır.

Biraz daha büyüyor o çocuk. İlk adımları alkışlarla karşılanıyor, ilk kelimeleri günlerce konuşuluyor. Dedesi dost meclislerinde torununu anlatıyor, ninesi her namazın ardından onun için dua ediyor. Hala, teyze, amca ve dayılar her aile buluşmasında onun yaptığı bir yaramazlığı ya da söylediği bir sözü gülümseyerek hatırlıyor. Bayramlar onunla güzelleşiyor, sofralar onunla şenleniyor, evler onun neşesiyle doluyor. Aslında bir çocuk büyürken yalnızca anne ve babasının değil, bütün bir ailenin sevgisiyle büyüyor.

Sonra okul yılları başlıyor. İlk gününde çekilen fotoğraflar yıllarca saklanıyor. Karneleri gururla dosyalara konuluyor. Başarılı olduğunda herkes seviniyor, düştüğünde herkes elinden tutuyor. Zaman ilerledikçe çocuk gençliğe adım atıyor. Hayaller kuruyor, planlar yapıyor, geleceğe hazırlanıyor. Kimi doktor olmayı düşünüyor, kimi öğretmen olmayı, kimi bir meslek edinip ailesine destek olmayı. Anne ve babası ise onun mutlu bir hayat sürmesini, yuvasını kurmasını ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Çünkü her anne baba, büyüttüğü evladının güzel günlerini görmek için yaşar.

Hayat böyle akıp gidecek sanılıyor. Çocuk büyüyecek, çalışacak, ailesine sahip çıkacak, yuvasını kuracak ve kendi çocuklarını büyütecek. Doğal olan budur, beklenen budur. Fakat son zamanlarda yaşadığımız acılar bize gösteriyor ki bazen yılların emeği, yılların sevgisi ve yılların hayali birkaç saniyelik öfkenin karşısında yok olup gidiyor. Bir tartışma büyüyor, sözler sertleşiyor, öfke aklın önüne geçiyor ve bir silahın patlamasıyla birlikte sadece bir insan değil, onunla birlikte bir ailenin bütün umutları da toprağa düşüyor.

İşte üzerinde düşünmemiz gereken nokta tam da burasıdır. Çünkü bir kurşunun öldürdüğü yalnızca bir insan değildir. O kurşun, çocuğunu büyütmek için yıllarca emek vermiş bir annenin hayallerini de vurur. Evladının geleceği için alın teri döken bir babanın umutlarını da vurur. Torununu mürüvvet sahibi görmek isteyen bir dedenin dualarını da vurur. Bir evin neşesini, bir ailenin huzurunu ve bir toplumun geleceğe dair beklentilerini de vurur. Toprağa verilen yalnızca bir beden değildir; yaşanmamış yıllar, kurulmamış yuvalar, gerçekleşmemiş hayaller ve söylenememiş sözler de o mezarın içine gömülür.

Bu nedenle meseleye yalnızca güvenlik açısından bakmak eksik olacaktır. Elbette kanunlar vardır, devlet vardır, adalet vardır. Ancak toplumu ayakta tutan yalnızca bunlar değildir. Toplumu ayakta tutan aynı zamanda vicdandır, sağduyudur, aile terbiyesidir, örf ve adetlerdir. Geçmişte insanlar arasında yaşanan anlaşmazlıkların büyümeden çözülebilmesinde aile büyüklerinin, kanaat önderlerinin ve toplumun sözü dinlenen insanların önemli bir rolü vardı.

Bugün de aynı sorumluluk hepimizin omuzlarındadır. Aileler çocuklarına yalnızca iyi bir eğitim değil, aynı zamanda sabretmeyi, dinlemeyi ve öfkesini kontrol etmeyi öğretmelidir. Kanaat önderleri insanları ayrıştıran değil, birleştiren bir dil kullanmalıdır. Sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları ve toplumun önünde bulunan herkes bu konuda daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Belki de artık kendimize dürüstçe şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Birkaç dakikalık öfke uğruna kaybettiğimiz bu gençler, gerçekten kaybetmeye değecek neyi paylaşamıyorlardı?

 

Sessiz Kalmaya Hakkımız Yok
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.